02/15/14

Şeyh Seyyid Abdullah Hakkari (k.s) [

Hakkâri’de Bir Allah Dostu

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri arkasında onlarca eser ve yüzlerce kâmil insan bırakıp âhirete gitmişti. Ardından gelen binlerce müridi de onun nurlu yolunu halifeleri aracılığıyla tanımış ve tanıtmıştı.

O, Hindistan’dan aldığı gönül ışığını binlerce kilometrelik alana yaymış, Delhi’den cihana nur yayan “Serhend Güneşi”ne duyduğu sevgiyi şu sözlerle dile getirmişti:

Rabbim!

O sonsuzluk yolcusu, ilim sahiplerinin reisi

Gözlerle görülmeyen, akıl ile varılmayan gizli sırlar kağnağı

İnsanların anlayamadığı, ancak senin tanıyabildiğin büyüklüğün sahibi

Köpüren, yükselen dalgaların mânalar deryası

Maddesizlik ve mekânsızlık âleminin şahı

Nurlarıyla Hint illerini aydınlatan

Serhend beldesini, Musa peygambere Allah kelâmının indiği şerefli vadi gibi güzelleştiren

Sevgili Peygamber’inin getirdiği dinin büyüklüğünü senet yapan

Keskin görüşlüler meclisinin ışığı olan

Takvâ sahiplerinden oluşan ordunun başbuğu

Hayalin bile erişmediği zirvelerin ulu insanı

İzinden gidenleri, eteğinden tutanları ötelerin ötesine ulaştıran

Ahmed-i Fârûk-ı Serhendî hatırına

Onun gözlerinin nuru hürmetine

Beni bağışla ey Allahım!187

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, gönül dünyası bu yolun geçmişteki büyüklerine duyduğu sevgiyle dopdolu bir veliydi. Asr-ı saâdet’ten asırlar sonrasına uzanan nurânî sevgi, onunla nice diyarlara taşındı. O, 13. (19.) asrın parlayan güneşiydi. Nura ihtiyaç duyan kalpler onunla aydınlandı. Nefsin karanlığından ve günah ülkesinden kaçanlar, dolunay gibi ışıldayan o nurlu kalbin içinde huzur buldu.

Onunla gelişen ve yükselenler nehirler, ırmaklar, deryalar, okyanuslar gibi yaratılmışlar arasında yaşadı. Mevlânâ Şeyh Osman Tavîlî Irâkî, Mevlânâ Şeyh Seyyid Abdullah Şemzedînî Hakkârî ve Mevlânâ Şeyh Seyyid Tâhâ Şemzedînî Hakkârî hazretleri gibi pek çok halifesi tarafından, Serhend’den doğan güneşin aydınlık ışıkları Kuzey Irak’ta yükseldi ve dört bir yana ulaştı.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri ardında nice izler ve eserler bırakarak âhirete irtihal etti. Ama sadece kitaplarda anlatılan bir kişi olmadı. Onu ve yolunu anlatanlar vardı. İşte Tavîle’de insanları irşad eden Mevlânâ Şeyh Osman Tavîlî Irâkî hazretleri de bu zatlardan biriydi. Bir diğer halifesi ise Mevlânâ Seyyid Abdullah Hakkârî hazretleri idi.

Mevlânâ Seyyid Abdullah Hakkârî hazretleri Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin torunlarındandı. Bu yüzden kendisine “Kâdirî” deniliyordu. Şemzedin’de doğduğu için Şemzedînî, Hakkâri’de ikamet ettiği için de “Hakkârî” diye tanındı, bilindi.

Şemzedin’de ikamet ettiği günlerde, Bağdat’ta mânevî nurlarıyla âlemi aydınlatan Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerini duydu. Onun sohbetlerine katılmaya başladı.

Bu arada dergâha gelip gittikçe yanında bazı tanıdıklarını da getirmeye çalıştı. Bir defasında yeğeni Seyyid Tâhâ’yı da dergâha getirdi. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri, Seyyid Tâhâ’yı görünce,

“Bu yola devam etmek istiyorsan, Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin kabri başında istihare yap” diye tavsiye etti.

Hizmette Köprü

Mevlânâ Seyyid Abdullah Hakkârî hazretleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yanında terbiye görürken, diğer yandan da bir başka kişiyi Allah dostuyla tanıştıracak kadar bu yolun inceliklerine sahip bir gönül insanıydı. Kalbi Allah yoluna âşıktı, tutkundu. Evlâd-ı Resûl’dü.

İnsanlığa rehberdi. Âlemlerin sultanı sevgili Peygamberimiz’in (s.a.v) torunuydu. Aslı ve nesli gül olan bir ailenin evlâdıydı. Hem Kâdirî idi hem de Kâdirî bir mürşid-i kâmilin gözetiminde tasavvufî terbiyesi almıştı. Onun bu yoldaki hizmetleri çok yüceydi, değerliydi, ulviydi.

Şimdi de zamanın irşad kutbu Nakşibendî yolunun büyük velîsi Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin kutlu nazarları arasında mânevî destek bulmuştu. Onun insanlığa kemâlât (mânevî olgunluk) dersi verecek nice özellikleri vardı. İnsan-ı kâmil yetiştirecek irşad sanatı kabiliyetlerine sahipti.

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin kısa sürede teveccühünü kazanmıştı. Yüksek makam ve mertebelere yükselmiş, devrin gönül sultanı tarafından insanları irşad etmekle de görevlendirilmişti.

Seyyid Tâhâ Hakkârî hazretleri, Bağdat’a geldikten sonra Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretlerinin türbesine gitti. Bu zatın vesilesiyle meydana gelecek bereketi ilâhî rahmet bildi. Allah Teâlâ’ya dua etti. Kendisine en hayırlı yolu göstermesi için teveccüh etti. İstihare sırasında Seyyid Abdülkadir-i Geylânî hazretleri kendisine şöyle dedi:

“Evlâdım! Bizim yolumuz güzeldir. Ancak onu temsil edecek kişiler bugün yeterli mânevî olgunlukta değiller. Bu yüzden zamanın mürşid-i kâmili Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî’ye intisap etmelisin.”

O gün Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin zâhirî ve bâtınî ilimlerdeki büyüklüğünü takdir etmeyen yoktu. Melekler onun dergâhına akın akın iniyor, zikirlerine katılıyor ve Muhammedî nura tanıklık ediyorlardı. Nasıl şahit olmasınlar?

Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretleri irşad dairesinin kutbuydu, Kur’an ve Sünnet esasları içinde Allah’a kulluk eden insanların ve cinlerin gavsıydı. Tasavvufî terbiye gören bütün müridlerin, dervişlerin sultanıydı. Allah’a rükû ve secde eden velîlerin sertacıydı. Zâhir ve bâtın ilminin sahibiydi. Hem bu sıfatlar, her gün onun zikir halkasında (hatmede) okunan mânevî sırları ve güzellikleriydi.

Şimdi zikir halkasındaki mânevî sırlara bir yenisi daha ekleniyordu. Mevlânâ Seyyid Abdullah Hakkârî hazretleri Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin yanında terbiye gördükten, ilim ve mânevî feyizlerden istifade ettikten sonra o da bu halkaya katıldı. Sâdât-ı kirâm nezdinde ona verilen bazı özellikler şöyleydi:

Güzel ahlâkın kaynağı.

Karanlıkların nuru.

Aşiret ve kavimlerin hidayet rehberi.

Dinin yıldızı.

Resûl-i Kibriyâ’nın vârisi.

Mevlânâ Seyyid Abdullah Hakkârî hazretleri 1228 (1813) yılında vefat ettiğinde, aynı zamanda yeğeni olan Seyyid Tâhâ Hakkârî hazretleri hayattaydı. Mevlânâ Hâlid-i Bağdâdî hazretlerinin diğer halifesi olarak o, bu yolu devam ettirdi. Şimdi sıra onda.

Allah Teâlâ bizleri kendisinden ayırmasın.

Allah Teâlâ hepsinin makamını yüceltsin.

 

02/15/14

Şeyh Muhammed Seyfeddin (k.s) [1639 – 1684]

Seyfeddin-i Faruki

Evliyalar

Hindistan’ın büyük velîlerinden. İnsanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlatarak, onların dünyâda ve âhirette, saâdete, mutluluğa kavuşmalarına vesîle olan ve kendilerine “Silsile-i aliyye” adı verilen âlim ve velîlerin yirmi beşincisidir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin torunu ve Urvetü’l-Vüskâ Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî hazretlerinin beşinci oğludur. İsmi, Muhammed Seyfeddîn, nisbesi Fârûkî’dir. Muhyissünne lakabıyla meşhûr olmuştur. 1639 (H.1049) senesinde Hindistan’ın Serhend şehrinde doğdu. l684 (H.1096) senesinde aynı yerde vefât etti. Kabri, babası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî’nin türbesinin yakınındaki türbededir.

 

Muhammed Seyfeddîn-iFârûkî hazretlerinin doğumundan îtibâren büyük bir zât ve insanlara hidâyet rehberi olacağı belliydi. Nakledilir ki: Doğum zamânında bir melek görünüp; “Doğduğu gün, öldüğü gün ve tekrar dirildiği gün Allah’ın selâmı üzerine olsun” meâlindeki, Meryem sûresi on beşinci âyet-i kerîmeyi okuyarak müjde vermişti.

 

Seyfeddîn-i Fârûkî küçük yaşından îtibâren ilme yönelip ders okuyabilecek yaşa geldiği zaman, Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Sonra amcası Muhammed Saîd’den aklî ve naklî ilimleri tahsîl edip kısa zamanda çok şeyler öğrendi. Zamânının bir tanesi ve mârifet deryâsı olan babası Muhammed Ma’sûm-i Fârûkî’nin teveccüh ve sohbetleriyle, Nakşibendiyye yolunun usûl ve âdâbı üzere tasavvuf yolunda ilerleyip, kısa müddet

 

içinde Vilâyet-i hâssa-i Muhammediyye’ye kavuştu. Birçok hâller ve kerâmetler sâhibi oldu. Önce ve sonra gelenlerin olgunluk ve üstünlükleri ile güzel ahlâkını üzerinde topladı. Mânevî derecelere kavuşup, ârifler semâsının ayı ve âlimlerin baştâcı oldu.Kendisine, İlâhî hazînelerin kapıları aralanıp, birçok ihsânlara kavuştu.

 

Zâhiren ve bâtınen olgunlaştıktan sonra yüksek babasının emriyle insanlara, Allahü teâlânın dînini, sevgili Peygamberimizin sallallahü aleyhi ve sellem güzel ahlâkını anlatmak ve vaktin sultânı Evrengzîb Âlemgîr Hanın dînî terbiyesi için vazifelendirilip Delhi’ye gitti.

 

Ömrünün her saatini,Emr-i bil-mârûf ve Nehy-i anil-münker yapmakla geçiren Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi’ye vardığı zaman, şehrin kapısında iki azgın fil ve bunları zabt etmeye çalışan iki heybetli pehlivanın resimlerinin asılı olduğunu gördü. Sultâna o resimleri indirtip yok edinceye kadar şehre girmeyeceğini bildirdi. Sultan resimleri indirtip yok ettirince şehre girdi. Sultan Âlemgîr Han, kendi isteğiyle ve samîmî olarak Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerine talebe oldu. Sohbetleriyle şereflendi. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen Kur’ân-ı kerîm okumayı öğrenip ezberledi. Sohbetlerinin bereketiyle Hindistan’da yayılmış birçok bid’at ve sapıklık, Sultan Âlemgîr Han tarafından ferman çıkartılarak ortadan kaldırıldı ve Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem unutulmuş ve kaybolmuş sünnetleri ortaya çıkarıldı. Diğer vezirler, vâliler ve devlet adamları da Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin sohbetleriyle şereflenip hidâyete kavuştular. Ona son derece saygı duyup huzûrunda ayakta dururlardı.

 

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretlerinin himmet ve bereketiyle, Hindistan’ın her tarafında İslâmiyet yayılıp müslümanlar kuvvetlendi. Bid’at sâhipleri ve kâfirler perişân olup, hiçbir yerde kabûl görmediler. Hindistan hiçbir zaman böyle bir devir görmemişti.

 

Muhammed Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Delhi’deki bu gelişmeleri ve Sultan Âlemgîr Hanın sevindirici hâlini babasına mektup yazarak bildirdiği zaman, babası çok sevinip duâ etti.

 

Sultan Âlemgîr Hân, bir gün MuhammedSeyfeddîn Fârûkî’yi husûsî bahçesine dâvet etti. Bu bahçenin ortasında gâyet süslü bir havuz, havuzun içinde, gözleri elmastan, bedeni altından yapılmış balık şekilleri vardı. Seyfeddîn Fârûkî buraya gelince; “Önce altından yapılmış bu balıkları kırın.” buyurdu. Hepsini kırıp yok ettiler. Sultan; zekî, kâbiliyetli, tasavvuf ehline ve Allah adamlarına karşı muhabbet beslediği için, bu durumlara memnun oluyor, Allahü teâlâya şükredip; “Benim saltanatım zamânında böyle evliyâ yetiştiği için, Rabbime sayısız şükürler olsun.” diyordu.

 

Delhi’de, onun sohbet meclisleri çok bereketli ve kalabalık olurdu. Kâfirler, fâcirler, fâsıklar da onun sohbet meclisine gelip, yüksek huzûruyla şereflenince, hidâyete kavuşup eski günahlarına tövbe edip, istigfâr ederek geri dönerlerdi. Onun sohbeti bereketiyle, binlerce kişi hidâyete ve kemâle kavuşup, yüksek derecelere ulaşmıştı. Dergâhına her gün binlerce kişi gelir feyz alırdı.

 

Bir gün Şehzâde Muhammed Âzam Şâh, teveccühüne kavuşmak ve sohbetiyle şereflenmek için Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin dergâhına geldi. Dergâh kapısının önü çok kalabalık olduğundan buradan geçip huzura gelmekte güçlük çekti. Bu sırada başından sarığı düşüp, kaftanı kenara takıldı. Muhammed Seyfeddîn’in feyzli ve bereketli sohbetiyle şereflendikten sonra babasının yanına döndü. İnsanların, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine karşı duyduğu iştiyâkı, arzuyu ve gösterdiği rağbeti anlatınca, Sultan çok sevinip; “Allahü teâlâya hamd olsun ki, benim zamânımda sultanların bile huzûruna zorlukla çıkabileceği evliyâ kullar yarattı.” diye şükr etti.

 

Muhammed Seyfeddîn, insanların haklarına ve kardeşlerine karşı hürmet eder, haklarını gözetirdi. Bir gün aynı Şehzâde kendisini dâvet edince, kardeşlerinden, yaşca kendinden büyük olanını da berâberinde götürmüştü. Şehzâde, bu velî kardeşlerin ellerine su dökmek için leğen ve ibriği almış bekliyordu. Muhammed Seyfeddîn hazretleri şehzâdenin elinden ibriği ve leğeni alıp, ağabeyinin eline su döktü. Sonra ibriği şehzâdeye verdi.Şehzâde de onun eline su döktü.

 

Dünyâyı sevenler ve dünyâlık isteyenlerle arkadaşlık etmekten ve berâber oturmaktan şiddetle kaçınırdı. Yüksek sohbet meclisinde bulunanlar onun bir an evvel gelmesini şevkle beklerlerdi. Meclisinde olanlardan birisi, “Allah” ismi celâlini söylese, Muhammed Seyfeddîn (rahmetullahi aleyh) dehşete düşerek, kendinden geçip, kuş gibi çırpınırdı. Elinde olmayarak kendilerinden pekçok hâller ve kerâmetler zuhûr ederdi.

 

Bir sohbeti sırasında buyurdu ki: “Açlık ve mücâhede, hârika ve kerâmeti arttırır. Evliyânın sohbeti ise kalbe zikri yerleştirir. Sünnete tâbi olmayı kolaylaştırır. Yetecek kadar yiyiniz. Zîrâ yolumuzun büyükleri, bu yolu kalbde dâimâ Allah sevgisini bulundurmaya devâm ve sohbet üzerine kurmuşlardır. Zühd (dünyâdan uzaklaşmak) ve şiddetli mücâhedenin (nefsin istemediği şeyleri yapmak) netîcesi, kerâmet ve tasarruftan ibârettir. Biz bunları işden bile saymayız. Bizim maksadımız ancak zikre devâm, Allahü teâlânın yasaklarından kaçınıp emirlerine uymak, Resûlullah efendimizin sünnet-i şerîfine tâbi olmak, bir de çok feyz ve bereketlere kavuşmaktır.”

 

Bir gün Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin meclisinde bulunan kimselerden birisinin hatırından; “Şeyh çok büyükleniyor.” diye geçti. Bu durum, Muhammed Seyfeddîn’e Allahü teâlânın yardımıyla zâhir olunca, ona; “Benim bu hâlim, Allahü teâlânın kibriyâ sıfatının tecellîsidir.” buyurdu.

 

Cüzzâm hastalığına yakalanmış biri, Muhammed Seyfeddîn hazretlerine gelip şifâ için duâ istedi. O duâ edince hasta iyileşti.

 

Her hâli İslâmiyete ve sevgili Peygamberimizin sünnet-i seniyyesine uygun olan MuhammedSeyfeddîn-i Fârûkî hazretleri bir sohbeti sırasında buyurdu ki:

 

“Sonsuz nîmetlerin sâhibiAllahü teâlâya hamd olsun. Peygamberlerin efendisine salât ve selâm olsun. Allahü teâlâ hepimizi dâimâ kendisiyle bulundursun ve mâsivâ ile meşgûl olmaktan bizleri korusun.

 

Beyt:

 

Allah sevgisinden başka ne varsa,

Hepsi câna zehirdir, şeker dahî olsa.

 

Allahü teâlâ sonsuz ihsânıyla kendi rızâsına uygun yaşamamızı nasîb eylesin. Çok eski bir düşman olan bu alçak dünyâ, ister dostu, ister düşmanı olsun hiç kimseyi kendi hâline bırakmaz ve hiç kimseye acımaz. En sonunda herkesi aldatarak vefâsızca ebediyyen terk eder. Akıllı o kimsedir ki, şu birkaç günlük ömründe Allahü teâlâya kulluk ederek, O’nun vâd ettiği sonsuz saâdet yolunu tutar.

 

Beyt:

 

Saâdet topu ortaya kondu,

Topu kapan yok, erlere n’oldu?

 

Bütün hareketlerde, yemede, uyumada, konuşmada, ahkâm-ı İslâmiyyeye tam uymalı, bilhassa bu zamanda, giyinmede dikkatli olmalıdır. Erkeklere ipek elbise giymek haramdır. Âdet hâlini almış olan bu tehlikeye düşmemek için çok uyanık olmalıdır. Allahü teâlâdan başka hiçbir şeyin aslâ kalbinize gelmemesi için zikre çok devâm ediniz. Bu hâle bu yolun büyükleri “kalbin fâni olması” demişlerdir.

 

Allahü teâlâdan gelen belâ ve musîbetlere sabretmek husûsunda da yazdığı bir tâziye mektûbunda buyurdu ki: “Allahü teâlâ Bekara sûresi 156. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Belâya ve musîbete sabredenlere müjdele ki, onlar belâ ve musîbet gelince dediler ki: “Biz hayâtımızda Allahü teâlânın kuluyuz ve öldükten sonra da yine O’na döneceğiz.” buyruldu. Üzüntümü nasıl anlatacağımı ve ne yazacağımı bilemiyorum. Herkesin sevdiği ve Allahü teâlânın sonsuz affına muhtaç, Seyyid Emîr Hanın insanı ürperten ölüm haberini işitince ne kadar elemlere gark olduğumuz, ne türlü gam ve sıkıntılara düştüğümüz, söz ve yazıya sığmaz. Bir gün bu haber gelince, bütün ev halkı dayanılmaz acılara ve hüzne kapıldılar. Hastalık gibi bâzı mâniler olmasaydı, bu fakîr bizzat gelerek başsağlığı dileyecektim. Bu acı yalnız sizin değil, hepimizin, bütün dostlarımızın müşterek acısıdır. Lâkin elden ne gelir. Hiç kimse ölümden kurtulamıyacaktır. Enbiyâ (aleyhimüsselâm) ve evliyâ (kaddesallahü esrârehum) bu ölüm köprüsünden geçince başka insanlar ne yapabilir ki? Zümer sûresi 30. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Ey Resûlüm! Elbette sen öleceksin ve Mekke müşrikleri de ölecektir.” buyruldu. Bu âyet-i kerîme sözümüze katî delildir. Sizin için de bizim için de ölüm hemen önümüzdedir, gelecektir. Nâziât sûresi 7. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kıyâmet günü birinci sûr ile bütün gökler harekete geçecek, bütün mahlûkât yok olacak, herkes ölecektir. İkinci sûr ile bütün mahlûkât yeniden hayat bulacaktır.” buyruldu. Hazret-i müceddîd-i elf-i sânî rahmetullahi aleyh, İmâm-ı Nevevî’nin rahmetullahi aleyh Hilyet-ül-Ebrâr kitabından naklen buyurmuşlardı ki: “Abdullah ibni Zübeyr radıyallahü anh zamânında insanlar üç gün tâûn hastalığına yakalandılar. Bu salgın hastalıkta, Peygamberimize sallallahü aleyhi ve sellem hizmet eden Enes’in (radıyallahü anh) seksen üç oğlu ve torunu ve Abdurrahmân ibni Ebî Bekr’in (radıyallahü anh) ise kırk oğlu ve torunu vefât etmiştir.” İnsanların en hayırlısı Peygamber efendimize, Eshâb-ı kirâmına (radıyallahü anhüm) öyle muâmele yapılınca, bizim gibi âsîler hangi hesâba dâhil edileceğiz? Yine yüksek dedemiz ve mânevî rehberimiz Müceddîd-i elf-i sânî hazretleri, Muhammed Sâdık (rahmetullahi aleyh) amcamın tâûndan vefâtı esnâsındaMahdûmzâde Kilân’a yazdıkları mektupta buyurmuşlar ki: “En azîz oğlumdan ayrılık, en büyük musîbet ve belâlardandır. Başka bir kimseye bunun gibi bir musîbet isâbet ettiğini bilemiyorum. Ammâ Allahü teâlâ hazretlerinin bu musîbet esnâsında, bu zayıf kalbe ihsân ettiği sabır ve şükürler, O’nun en büyük nîmetlerindendir. Allahü teâlâ hazretlerinden bu belânın mükâfâtını âhirette vermesini dilemeliyiz. Bir hadîs-i kudsîde buyrulmuştur ki: “Ey insanoğlu! Gönderdiğim belâ ve musîbete sabredersen, ben de âhirette senin için Cennet’e girmenden başka bir mükâfâta râzı olmayacağım.” vesselâm.”

 

Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri insanlara maddî ve mânevî her türlü yardımı yapardı. Yardımlaşmanın önemini belirterek buyurdu ki:

 

“Allahü teâlâya hamd olsun. İki cihânın efendisi Muhammed aleyhisselâma salât ü selâm olsun. Allahü teâlâya vâsıl olanların imâmı, hadîs âlimlerinin önderi; yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Hâfız Abdülazîm Münzirî, Kırk Hadîs-i Şerîf adlı kitâbında, İbn-i Ömer’den (radıyallahü anh) rivâyet ediyor: “Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, mahşer günü ameller tartılırken terâzinin başında duracağım. Benden imdâd isteyince, o zâta mutlaka şefâat edeceğim.” İbn-i Abbâs Peygamber efendimizden şöyle rivâyet etmiştir: “Hayır ve şer Allahü teâlâ hazretlerindendir. Hayır anahtarları ellerine verilmiş olanlara müjdeler olsun. Şer anahtarları ellerine verilen kimselere yazıklar olsun.” Enes bin Mâlik’ten (radıyallahü anh) rivâyet olunmuştur; “Bütün mahlûkâtı Allahü teâlâ yaratmıştır. Onların her türlü ihtiyâcını irâde ederek, yaratıp göndermektedir. Allahü teâlânın rızâsı için O’nun kullarına kim daha çok hizmet ederse, Allahü teâlâ da o kullarını o kadar çok sever.” Afv el-Müzenî babasından o da dedesinden (rıdvânullahi aleyhim ecmaîn) şöyle rivâyet eder: “Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Allahü teâlâ, insanların ihtiyaçlarını gördürmek için öyle kullar yaratmıştır ki, onlara Cehennem azâbı yoktur. Kıyâmet günü olunca onlar için nûrdan kürsüler hazır olur. İnsanlar hesâba çekilirken onlar Allahü teâlâ ile sohbet ederler.” Ali ibni Ebî Tâlib (radıyallahü anh) rivâyet etti.Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir mümin kardeşine yardım ve ihtiyâcını temin etmek için harekete geçip yürürse, Allahü teâlânın yolunda harb eden mücâhidler sevâbı verilir.” Ebû Hüreyre (radıyallahü anh) şöyle rivâyet etti. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kim ki bir müslüman kardeşinin ihtiyâcını temin ederse, Allahü teâlânın yakın dostu ve velî kulu olur. Bir kimse mümin kardeşinin sıkıntısını gidererek sevindirirse, Allahü teâlâ o mümine mahşerde, sırâtı geçerken iki tâne nûrdan ışık verir. Bu iki nûrun ziyâsının kudretini yalnız Allahü teâlâ verir.” Vesselâm evvelen ve âhiren.”

 

Allah adamlarını ve evliyâyı sevmenin önemiyle ilgili olarak da buyurdu ki:

 

“…Bu büyükleri sevme saâdetiyle, hiçbir üstünlük ölçülemez. Bu büyüklere muhabbet, bir kimsenin en üstün vasfı olmalıdır. Bu sebeple sonsuz derecelere yükselmek ümîd edilir. Allah adamlarını sevmenin insana kazandıracağı üstünlükler ve dereceler, ifâde edilemez, kitaplara sığdırılamaz. Vesselâm.”

 

Seyfeddîn-iFârûkî hazretleri çeşitli zamanlardaki sohbetlerinde buyurdu ki:

 

Hadîs-i şerîfte buyruldu ki: “İslâm ve sultan ikiz kardeş gibidir. O ikisinden birisi ancak diğeri ile iyi olur. Temeli olmayan bir şey yıkılır. Muhâfızı olmayan bir şey de zâyi olur.”

 

Bekara sûresi 201. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Kimi de; “Ey Rabbimiz! Bize dünyâda da iyi hâl ver, âhirette de iyi hâl ver ve bizi o ateş (Cehennem) azâbından koru” der.” buyruldu. İmâm-ı Fahreddîn-i Râzî bu âyet-i kerîmenin tefsîrinde buyurdu ki:

 

“Allahü teâlâya duâ edenler iki kısımdır: Birinci kısım, sâdece dünyâlık elde etmek için duâ ederler. İkinci kısım hem dünyâ, hem de âhiret için duâ ederler. Üçüncü bir kısım daha vardır ki, onlar sâdece âhiret için duâ ederler. Sâdece âhiret için duâ etmenin doğru olup olmadığı husûsunda âlimler ihtilâf ettiler. Âlimlerin ekserîsi, sırf böyle duâ etmenin doğru olmayacağını söylediler. Çünkü insan muhtâç ve zayıf bir varlıktır. Ne dünyânın elem ve acılarına, ne de âhiretin sıkıntı ve meşakkatlarına güçleri yetmez. En uygun olanı dünyâ ve âhiretteki kötülüklerden Allahü teâlâya sığınmak, her iki âlemde de iyi hâl üzere bulunmayıO’ndan istemektir.”

 

Yine Fahreddîn-i Râzî tefsîrinde, Enes bin Mâlik’in şöyle anlattığını haber veriyor: “Bir defâsında Resûlullah efendimiz bir zâtın ziyâretine gitti. Hastalık sebebiyle o kimse gâyet zayıf ve hâlsiz düşmüştü. Resûlullah efendimiz o kimseye; “Sen Allahü teâlâya nasıl duâ ederdin?” diye sordu. O da; “Ben; “Allah’ım! Âhirette eziyette olmayayım da dünyâda nasıl olursam olayım. Âhirette sıkıntı çekeceksem onu bana dünyâda ver.” diye duâ ederdim.” dedi. Bunun üzerine Resûlullah buyurdu ki: “Senin buna gücün yetmez. Sen şöyle de: “Rabbimiz! Bize dünyâda da âhirette de iyilik ver. Bizi Cehennem azâbından koru!” Sonra Resûlullah efendimiz o kimseye duâ etti. O kimse Allahü teâlânın izni ile şifâ buldu.

 

Eğer Allahü teâlâ kullarına, hiç dert ve elem vermemiş olsa veya çok az vermiş olsaydı, insanlar O’na ibâdet etmekten ve O’nu zikretmekten gâfil olurlardı. İnsanın, dünyâ ve âhiret saâdetine, Allahü teâlânın rahmetine kavuşabilmesi için, ibâdet ve tâatten ve zikrden geri kalmaması şarttır. Buna göre herkes Allahü teâlânın rahmetine muhtactır. Bu durumda iyi düşünce, dert ve sıkıntıların, aslında birer nîmet ve insanı Allahü teâlâya çeken birer kemend oldukları anlaşılır.”

 

Ömrünü, İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâda ve âhirette saâdete, kurtuluşa ermeleri için sarf eden Muhammed Seyfeddîn hazretleri bin dört yüz velî yetiştirdi. Bir çok velî ve mürşid-i kâmil yetiştirip, insanların hidâyete kavuşmalarına vesîle oldu. Seyyid Nûr Muhammed Bedâyûnî, yetiştirdiği talebelerinin en büyüğü ve kâmilidir. Sekiz oğlu vardı. Üçü kendi huzûrunda kemâle geldi. Beşi henüz küçüktü. Büyük olan oğulları Şeyh Muhammed A’zam, Şeyh Muhammed Hüseyin ve Şeyh Muhammed Şuayb’dır. Diğer oğulları; Muhammed Îsâ, Muhammed Mûsâ, Muhammed Kelimetullah, Muhammed Osman ve Abdurrahmân’dır. Altı kızı vardı. Bunlar; Cennet, Habîbe, Sâire, Şehrî, Refîunnisâ ve Zehrâ’dır.

 

Mektûbât-ı Seyfiyye adlı bir eseri olup, içinde yüz doksan mektup vardır. Bu kıymetli eseri, oğlu Muhammed A’zam toplayıp kitap hâline getirmiş, Hindistan’ın Haydarâbâd şehrinde basılmıştır.

 

İNKÂR MI EDİYORSUN

 

Halktan birisi Seyfeddîn-i Fârûkî’nin büyüklüğünü inkâr ederek kabul göstermemişti. O gece rüyâsında bir grup gece bekçisi gelip onu şiddetli bir şekilde döğmeye başladılar ve; “Allahü teâlânın sevgilisi olduğu hâlde, sen Muhammed Seyfeddîn hazretlerinin üstünlüğünü inkâr ediyorsun öyle mi?” dediler. Bu korkuyla uyanıp, yaptığına tövbe etti ve onun talebeleri arasına girdi.

 

 

DUÂ ORDUSU

 

Seyfeddîn-i Fârûkî hazretleri, Mektûbât’ında yer alan ve zamânın sultânına yazdığı mektupta şöyle buyurdu:

 

“Sûre-i Hacc’ın 40. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Allahü teâlânın dînine kim yardım ederse, Allahü teâlâ da o kimseye yardım eder.” buyrulmaktadır. Peygamber efendimiz buyurdular ki: “İstihâre yapan ümidsizliğe düşmez. İstişâre eden de pişmân olmaz.”Mektûbunuzda yazmış olduğunuz yukarıdaki âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf tarafımızdan okunarak anlaşıldı. Bu fakîr, duâların kabûl olduğu ve fakîrlerin sohbet ettiği zamanlarda, âfâkî ve enfûsî (içteki ve dıştaki) bütün düşmanlarınıza gâlib gelmeniz ve büyük zaferlere kavuşmanız için Allahü teâlâya yalvarıyor ve O’ndan yardım diliyorum. Çünkü Hind yarımadasında ve Asya kıtasında İslâmın kuvvetlenmesi ve yayılması, duâ ordusunun yardımıyla, kazanacağınız kesin zaferlere ve netîcede devletinizin güçlenmesine bağlıdır.

 

Yardım iki kısımdır: Birinci kısmı, görünen sebeplere bağlı kılmışlardır. Bu ise yardımın sûreti, zâhiri ve bedeni gibidir. Zaferin maddî sebebini ve zâhirini teşkil eden sebep, muhârebe meydanlarında harb eden gazâ ordularıdır. İkinci kısım ise, yardımın mânevî kısmını ve rûhunu teşkil eden, gözle görülmeyen duâ ordularıdır. Mânevî ordular, maddî ordulardan daha kıymetlidir ve yardımın özü ve rûhudur. Yardımları, sebepleri, fethi ve zaferi isteyip yaratan Allahü teâlâdır. Enfâl sûresi 10. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Yardım, yalnız Allahü teâlâdan gelmektedir.” buyrulmaktadır.”

 

Duâ ordusu, hakîkî yardımı gönderenAllahü teâlâ ile yine O’nun yarattığı zâhirî sebep olan gazâ ordusu arasında vâsıta ve delîldir. Ayrıca duâlar, kazâyı ve belâyı def eder. Hep doğru söyleyici Peygamber efendimiz buyurdular ki: “Kazâyı hiç bir şey geri çeviremez. Yalnız duâ geri çevirebilir.” Duâdaki bu tesir bu kudret, silâhlarda aslâ yoktur. Duâ ordusu görünüşte zayıf, âciz olsa da, gazâ ordusundan daha kuvvetlidir. Aynı şekilde duâ ordusu rûh gibidir, gazâ ordusu da maddî beden gibidir. Gazâ ordusunun duâ ordusuna sığınmasından başka çaresi yoktur. Çünkü, rûhsuz beden, kuvvet alamaz, zaferler elde edemez. Nitekim sevgiliPeygamberimiz, Muhâcirînin fakirlerini vesîle ederek, Allahü teâlâya duâ ederlerdi. Her ne kadar bu fakîr, duâ ordusundan sayılmaya lâyık değilsem de, yalnız ismim fakîr olduğu için duâlarımın kabûl olma ihtimâlini düşünerek, dâimâ ümidliyim ve devamlı sizin zaferiniz için duâ ediyorum. Hazırlandığınız Dekken seferinde, Allahü teâlâ sizlere gâlibiyet ve zaferler nasîb eylesin. Bekara sûresi 127. ayet-i kerîmesinde meâlen; “Yâ Rabbî! Sen duâlarımızı işitirsin, arzularımızı bilirsin, duâlarımızı kabûl eyle.” buyrulmaktadır. Vesselâm.”

12/5/13

Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk (RA) [572 – 634]

Soyu
Hz. Ebu Bekir, Benu Teym’lerin Kureyş kabilesindendir, Mekke’de doğmuştur. Babası Ebû Kuhafe, annesi Ümmü’l-Hayr Selma’dır.

Hz. Muhammed (s.a.s.)’in Islâm’i teblige baslamasindan sonra ilk iman eden hür erkeklerin; rasit halifelerin, asere-i mübesserenin ilki. Câmiu’l Kur’an, es-Siddîk, el-Atik lakaplariyla bilinen büyük sahabi.

Kur’ân-i Kerim’de hicret sirasinda Rasûlullah’la beraber olmasindan dolayi, “…magarada bulunan iki kisiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) seklinde ondan bahsedilmektedir. Asil adi Abdülkâbe olup, Islâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adini verdigi kaydedilir. Azaptan azad edilmis mânâsina “atik”; dürüst, sadik, emin ve iffetli oldugundan dolayi da “siddik” lâkabiyla anilmistir. “Deve yavrusunun babasi” manasina gelen Ebû Bekir adiyla meshur olmustur. Teym ogullari kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b’da Rasûlullah’la birlesir. Anasinin adi Ümmü’l-Hayr Selma, babasinin ki Ebû Kuhafe Osman’dir. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir… b. Murra …et-Teymî’dir. Bedir savasina kadar müsrik kalan oglu Abdurrahman disinda bütün ailesi müslüman olmustur. Babasi Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeligini ve ölümünü görmüstür. Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yas küçük oldugu zikredilmistir. Islâm’dan önce de saygin, dürüst, kisilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber’den hiç ayrilmamistir. Bütün servetini, kazancini Islâm için harcamis, kendisi sade bir sekilde yasamistir.

Hz. Ebû Bekir, Fil yilindan iki sene birkaç ay sonra 571′de Mekke’de dünyaya gelmis, güzel hasletlerle taninmis ve iffetiyle söhret bulmustur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygin bir âdet oldugu halde o hiç içmemistir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Araplarin nesep ve ahbâr ilimlerinde meshur olmustur. Kumas ve elbise ticaretiyle mesgul olurdu; sermayesi kirk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kismini Islâm için harcamistir. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) Islâm dâvetçiligine baslamis, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi Islâm’in yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanlarin bir çogu Islâm’i onun dâvetiyle kabul etmislerdir.

Hz. Ebû Bekir hayati boyunca Rasûlullah’in yanindan ayrilmamis, çocuklugundan itibaren aralarinda büyük bir dostluk kurulmustur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüsünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli islerde ashâbiyla müsavere eden Peygamber (s.a.s.) bazi hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danisirdi. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.

Teymogullari kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle ugrasiyorlar, toplumsal temaslari ve genis kültürlülükleri ile taniniyorlardi. Hz. Ebû Bekir’in babasi Mekke esrafindandi. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâki ile tâninan, sevilen bir kisi idi. Mekke’de “esnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi islerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostluklari vardi. Sik sik bulusur, Allah’in birligi, Mekke müsriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müsâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karsiydilar, siir yazmaz ve siiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

Islâm’i Benimsemesi
Hz. Ebû Bekir, Hira dagindan dönen Hz. Muhammed ile karsilastiginda, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’in elçisi” oldugunu söyleyip “Yaratan Rabbinin adiyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye baslayan âyetleri bildirdigi zaman hemen ona: “Allah’in birligine ve senin O’nun rasûlü olduguna iman ettim” demistir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) Islâm’i tebliginin ilk zamanlarinda kiminle konustuysa en azindan bir tereddüt görmüs, ancak Ebû Bekir seksiz ve tereddütsüz bir sekilde kabul etmistir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanlarin imani bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imani agir basardi ” diye lâtif bir benzetme de yapmistir. Mü’min Ebû Bekir, hayatinin sonuna kadar tüm varligini Islâm’a adamis, bütün hayirli islerde en basta gelmistir.

Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kisileri Islâm’a kazandirmaya çalisti, öte yandan müsriklerin iskencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satin alip azad etmekte kullandi. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandir. Kendisi de Mescid-i Haram’da müsriklerin saldirisina ugramisti. Ebû Bekir, iman ettikten sonra Islâm’i teblige gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karisi Ümmü Ruman ve kizi Esma da iman etmis, fakat ogullari Abdullah, Abdurrahman ve babasi Ebû Kuhafe henüz iman etmemislerdi. Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanlari Islâm’a dâvet eden odur. Müsriklerin eziyetleri çogalip müslümanlara yapilan baskilar arttiktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’e de Habesistan’a göç etmesini söylemis ve Ebû Bekir yola çikmis; ancak Berkü’l-Gimâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden Ibn Dugunne ile karsilastiginda Ibn Dugunne onu himayesine aldigini ve Mekke’ye dönmesi gerektigini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüslerdir. Ancak sartli olarak Ebû Bekir’i himayesine alan Ibn Dugunne, Ebû Bekir’in açiktan açiga ibadet etmesi ve inancini yaymaya devam etmesi sebebiyle sartlari yerine getirmedigini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasini söylediginde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyaci olmadigini, zaten kendisine söz de vermedigini ifade etmisti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’in himayesi yeter.” Böylece onüç yil Mekke’de Rasûlullah’in yaninda kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aise’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alip Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten aglamaya baslamisti (Ibn Hisâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittigi isra ve Mirâc hâdisesini duyan müsrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetistirdikleri zaman; “O dediyse dogrudur.” demistir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâsli, asla yalan söylemeyen, özü dogru, itikadinda süphe olmayan anlaminda, “Siddik” lâkabi verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadasti ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

Iste o “Siddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadas beraberce Sevr dagindaki magaraya hareket ederek hicret etmislerdir.

Hicreti
Sevr magarasina ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) magarada kesif yaptiktan sonra Rasûlullah içeri girmistir. Ebû Bekir’in kizi Esma yolda yemeleri için aziklarini hazirlamisti. Onlar Mekke’den ayrilinca müsrikler her tarafa adamlarini yollayarak aramaya basladilar. Kureys kabilesinin müsrikleri Ebû Cehil baskanliginda Esma’nin evini aradilar, hakaret edip dayak attilar. Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuguna çikarken yanina bütün parasini almisti. Buna ragmen kizi Esma onun nerede oldugunu, nereye gittigini kâfirlere söylememistir. iz süren Mekkeli müsrikler Sevr magarasina kadar geldiler. Rasûlullah bu sirada Kur’ân’da anlatildigi biçimde söyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermis, göremedikleri askerleriyle onu desteklemistir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara ragmen onlari bulamadilar. Magarada üç gün kaldiktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba’ya vardilar.

Ebû Bekir magarada kaldiklari günü söyle anlatir: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir magarada bulundum. Bir ara basimi kaldirip baktim. O anda Kureys casuslarinin ayaklarini gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçi gözünü asagi egse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. iki yoldas ki, Allah onlarin üçüncüsü ola, endise edilir mi?’ buyurdu. Kuba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardilar. Medine’de Hz. Ebû Bekir humma hastaligina tutuldu. Hastalik ilerleyip yataga düstügünde Rasûlullah, “Allah’im Mekke’yi bize sevgili kildigin gibi Medine’yi de bize sevgili kil, hummayi bizden uzaklastir’ diye dua ettigi zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diger sahâbîler iyilestiler. Bu aradâ Hz. Âise ile Hz. Muhammed (s.â.s.)’in dügünleri yapildi. Mescidi Nebî insâ edildi. Masraflarin bir kismini Hz. Ebû Bekir karsiladi. Medine’de kardeslik tesis edildiginde Ebû Bekir’in kardesligi Harise b. Zeyd oldu.

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin insasina katildi. Rasûlullah Islâm’i yaymak ve düsmanlar hakkinda bilgi toplamak için seriyye denilen kesif kollarini Medine disina gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katiliyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpistigi savaslarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldi. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’in bizzat idare ettigi harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaslardan baska, otuzdan fazla gazveye katilmistir. Çarpisma olmaksizin Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Useyre gazveleriyle de düsmanlar itaat altina alinmistir. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’in en yakininda yer almis olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oglu Abdurrahman müsrikler safinda yer aldiginda Ebû Bekir ogluyla çarpismistir. Sadece o degil, Bedir’de birçok sahâbî, oglu, kardesi, babasi, dayisi ile çarpismisti. Bedir savasi, müslümanlarin Islâm’i herseyden üstün tuttuklarini, Allah için en yakinlari olan müsrikleri kan bagi veya kabile taassubu içinde kalmadan, baska insanlardan ayirdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’in bir amcasi Hamza, Islâm ordusu safindayken öteki amcasi Abbas, düsman safindaydi. Yegeni Ubeyde kendi yanindayken, öteki yegenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müsriklerle beraberdi. Hattâ kizi Zeyneb’in esi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karsi müsriklerle birlikte savasiyordu.

Hicretin 9. yilinda Medine’de büyük bir kitlik oldu. Bu arada Bizans imparatoru, sam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazirladi. Rasûlullah, bu orduya karsi Islâm ordusunu hazirlarken, kitlik sebebiyle zorluklarla karsilasti. Ebû Bekir malinin hepsini bu ordunun hazirlanmasinda kullandi. Onuncu yilda “Vedâ Hacci”nda bulunan Allah’in Rasûlü, onbirinci yilda hastalandi.

Hilâfeti
Hicrî onbirinci yilda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtini duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapildilar ve ilk anda ne yapmalari gerektigine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile bulusmaya gittigini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini kesecegini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’in iyi oldugu bir sirada ondan izin alarak kizinin yanina gitmisti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’i alnindan öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yasamindaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmustur. sânin ve serefin o kadar büyük ki, üzerinde aglamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katinda bizi unutma; hatirinda olalim …” dedi. Sonra disari çikip Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan baska ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçik hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüstür. Allah’a kulluk edenlere gelince, süphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’in su buyrugunu hatirlatirim: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmistir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah sükredenleri mükâfatlandiracaktir” (Âl-u imrân, 3/144). Allah’in kitabi ve Rasûlullah’in sünnetine sarilan dogruyu bulur, o ikisinin arasini ayiran sapitir. seytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasin, dininizden saptirmasin. seytanin size ulasmasina firsat vermeyiniz” (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

Hz. Ebû Bekir bu konusmasiyla orada bulunanlari teskin ettikten sonra Rasûlullah’in teçhiziyle ugrasirken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmislerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konusulduktan ve hilâfet hakkinda çesitli müzakereler yapildiktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasinda durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir’in konusmasindan sonra Hz. Ömer atilarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’in emriyle namaz kildirdin. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hz. Ömer’in bu âni davranisi ile orada bulunanlarin hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’in defni sali günü gerçeklesirken, onun nereye defnedilecegi hakkinda da bir ihtilâf meydana geldiginde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldügü yere defnedilir” hadisini ashaba hatirlatarak bu ihtilâfi giderdi. Rasûlullah’in cenaze namazi imamsiz olarak gruplar halinde kilindi. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali’nin Hz. Fatima’nin evinde Hasimogullari ve yandaslari ile toplandigi ve bey’ata ilk zamanlar katilmadigi nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildigi haberini alir almaz, elbisesini yarim yamalak giydigi halde evden firlamis ve gidip Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmistir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmedigi haberleri gerçege uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlügünü bildigi, onun hakkinda yaptigi konusmalar ve tarihin akisi, diger rivâyetlere aykiridir.

Râsulullah’in en yakin ashâbi arasinda -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasinda- zaman zaman ihtilâflar, görüs ayriliklari meydana gelmisse de ilk iki halife zamaninda da görüldügü gibi dâima birliktelik devam ettirilmistir. Anlasmazlik gibi görünen hâdiselerin birçogunda huy ve karakter farkliligi rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumusak ve sâkin davranirken, Ömer sertlik yanlisiydi. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaslarinda kararlarin içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasinda yer almislardir (Ibn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah’in bir vasiyeti olsaydi ölünceye kadar onu yerine getirecegini söylemis (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, Ibn Abbas’in Rasûlullah hastalandigi zaman ona gidip hilâfet isini sormak istemesini geri çevirmistir. Yani Hz. Ebû Bekir’in halifeligine karsi kimseden bir çikis olmamistir. Zaten tabii, fitrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeligidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazili bir ahidname birakmamis, ancak Hz. Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konusmus, hasta yatagindayken onu israrla çagirtmis ve yerine imam tâyin etmistir.

Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’in mirasindan pay almak için gelen Hz. Fâtima’ya, “Rasûlullah’in yaptigi hiçbir seyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtima’nin peygamberin kizi olmasini dinin üstün tutulmasindan daha önemsiz görmüs ve Rasûlullah’in yanindayken ondan ne duymus, ne görmüsse onu tatbik etmistir (Taberî, III, 220). Sonralari Hz. Ali’nin hilâfeti zamaninda Fâtima’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmustu- mirastan hiçbir sey vermemesi de ashâbin Rasûlullah’in sünnetine nasil itaat ettiklerinin delilidir (Ibn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir “Rasûlullah’in Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptigi konusmada, “Sizin en hayirliniz degilim, ama basiniza geçtim; görevimi hakkiyle yaparsam bana yardim ediniz, yanilirsam dogru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettigim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demistir (Ibn Hisâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühati
Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’in halifesi olduktan sonra, onun vefâtiyla Arabistan’da Mekke ve Medine disindaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalanci peygamberlere, “namaz kilariz, ama zekât vermeyiz” diyenlere karsi savas açti. Esvedu’l-Ansi, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalanci peygamberlerle yapilan savaslarla bu zararli unsurlar yok edilmis, isyan bastirilmis, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dagitilmaya baslanmistir. Rasûlullah’in hazirladigi, ancak vefâti sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarini bastirmistir. içte isyancilarla mücâdele edilirken, dista da iki büyük imparatorlugun, iran ve Bizans’in ordulariyla karsilasilmistir. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaslarla Islâm diyarina katilmis, Irak fethedilmis, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmistir. Yermük savasi devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmistir. Onun ordusuna verdigi ögütlerde su ibareler vardir: “Kadin, çocuk ve yaslilara dokunmayin, yemis veren agaçlari kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi asmayin, korkmayin.” Gerçekten Islâm ordusu fethettigi yerlerde kimseye zulmetmemis, adaletiyle düsmanlarin takdirini kazanmis, müslüman olmayip da cizye vererek Islâm’in himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yasamislardir.

Kur’ân-i Kerîm’in Toplanmasi, “Mushaf”in Meydana gelmesi
Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nin birçogunun sehid olmasi üzerine, Hz. Ömer’in Kur’ân’in toplanmasi fikrine önce sicak bakmamissa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasini saglamistir. Rasûlullah zamaninda peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taslara, enli hurma dallarina yazildigi gibi, ashâbin çogu da Kur’ân hâfizi idi. Ancak, yazili olan âyetler daginikti, kurrâ da azalinca Kur’ân’in muhafazasi hususunda endise edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in baskanliginda bir heyet teskil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrica sâhitlerle âyetler dogrulaniyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandi ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kizi Hafsa’ya geçti ve Hz. Osman zamaninda çogaltilarak Dârü’l-islam’in bütün vilâyetlerine dagitildi.

Vefâti
Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kisa bir müddet sürmesine ragmen Hz. Ebû Bekir zamaninda Islâm devleti büyük bir gelisme göstermistir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yilda Cemâziyelâhir ayinin basinda hicretten sonra Medine’de yakalandigi hastaliginin ortaya çikmasi üzerine yataga düsünce yerine Ömer’in namaz kildirmasini istedi. Ashâbla istisâre ederek Hz. Ömer’i halifelige uygun gördügünü söyledi. Hz. Ömer’in sert ve kaba olusu gibi bazi itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman’a yazdirdi. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdigi Rasûlullah gibi altmisüç yasinda vefât etti. Vasiyeti geregi Rasûlullah’in yanina -omuz hizasinda olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanin, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

Kisiligi ve Yönetimi
Tâcir olarak genis bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlügü ve takvâsi ile ashâb içinde ilk sirada yeralir. Karakteri; yumusak huyluluk, çok düsünüp çok az konusmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âise’nin rivâyetine göre, “gözü yasli, gönlü hüzünlü, sesi zayif” biri idi. Câhiliye döneminde müsrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak islerinde onu hakem tanirlardi. Rasûlullah’in en sadik dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayinda sergiledigi sonsuz baglilik örnegi ona “es-Siddik” lâkabini kazandirmistir. O bu olayda “O ne söylüyorsa dogrudur” demistir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malini mülkünü Islâm için harcamis, vefât ederken vasiyetinde, halifeligi müddetince aldigi maaslarin, topraklarinin satilarak iâde edilmesini istemis ve geride bir deve, bir köleden baska birsey birakmamistir. Dört esinden alti çocugu olan Ebû Bekir, kizi Âise’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmistir (Tabakat-i Ibn Sa’d, VI, 130 vd.; Ibnu’l-Esir, II, 115 vd).

Hicret sirasinda magarada iken ayagini bir yilan soktugunda ve ayagi acidiginda o sirada dizine yatip uyumus olan Peygamber’i uyandirmamak için sesini çikarmamasi, aglarken Hz. Peygamber uyanip ne oldugunu sordugunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayi Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan bagliliginin örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayif, dogan burunlu, sakallarini kina ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam oldugu rivâyet edilir (Ibnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’tan sonra bu ümmetin en hayirlisi Ebû Bekir’dir. O, Hz. Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakini idi. Rasûlullah’in, “insanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: Ibn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karsiligi vardir, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarindan birini dünya ile kendi katinda olan seyleri tercih hususunda serbest birakti; kul, Allah katinda olani tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açilan tüm kapilari kapattirip yalniz Hz. Ebû Bekir’in kapisini açik birakmasi ona verdigi degeri göstermektedir. Hz. Ebû Bekir’in nasslara aykiri hiçbir görüsü bize ulasmamistir, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’i herkesten çok taniyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karsi içte muhâlif bir hareket olmamis ve fitneler görülmemistir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbi’n-Nebî, 3 ). ihtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yasanmamistir. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’in haberi sanki lâfizda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmustur (Ibn Teymiye, Külliyat Tercümesi, Istanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakim esaslar koyucu degilim” diye kararlarinda çok titiz davrandigi zikredilir (Taberî, IV, 1845; Ibn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnet’te arastirir, orda da bulamazsa ashâbla istisâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüsümü meselesinde Muhâcir-Ensâr esitligi’nin ihtilâfa yol açmasinda Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasina ragmen ganimeti esit olarak bölüstürmüstür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çikmadi. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâki bir talâk saymislar, bu daha sonra-birçok “maslahat geregi” diye yapilan degisiklik gibi- üç talâk sayilmistir. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’in tüm uygulamalarini aynen tatbik etmek istemis; bazen -kalpleri Islâm’a isindirmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat geregi veya zamanin degismesiyle hükümlerin degismesini söyleyen ashâbina uymustur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kisiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da Islâm’i teblig eden ve müsriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlillah” denilmis, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmistir. Mâlî islerini Ebû Ubeyde, kadilik ve kazâ islerini Hz. Ömer, kâtipligini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, baskumandanligini Üsâme ve Halid b. Velid yapmistir. Medine Dârü’l-Islâm’in baskenti olmus, Mekke, Taif, San’a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cures, Bahreyn vilâyetlere ayrilmistir. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beste biri Beytü’l-Mal’de toplanmistir.

Hz. Ebû Bekir, Mukillîn denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayilir. O, yanilip da yanlis birsey söylerim korkusuyla yalnizca yüz kirk iki hadis rivâyet etmis veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmistir. Hutbe ve ögütlerinden bazilari söyledir:

“Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalniz birakmayan bir seytanim vardir… Hayir islerinde acele edin, çünkü arkanizdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayir yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktugu için hakki söylemekten çekinen kimsede hayir yoktur… Amelin sirri sabirdir… Hiç kimseye imandan sonra sagliktan daha üstün bir nimet verilmemistir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz (Ayr. bk. Ebû Nuaym, Hilye, l )

Çocukları 
Ebu Bekir’in Ümmi Rüman adlı bir kadından dört çocuğu olmuştur.[kaynak belirtilmeli] İsimleri Abdullah, Aişe, Esma ve Abdurrahman’dır. Abdurrahman, savaşlarda müşrik saflarına girmiştir.

Lakapları 
Câmiu’l Kur’an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinirdi.Ayrıca çok fazla teheccüde kalktığından dolayı”Vaktı Seherde Teheccüd Kılanların Babası” olarakta bilinir.

12/17/12

Şeyh Molla Yahya El-Abbasi (KS.) (1938 – 2008)

Tam ismi; Şeyh Seyda Molla Yahya b. Molla Abdirrahman b. Molla Ahmed b. Molla Muhyiddin b. Molla İbrahim el-Abbasî eş-Şafi’î en- Nakşibendî’dir. 1938 yılında Batman İlinin, Kozluk İlçesine bağlı Ulaşlı Köyünde dünyaya gelmiştir.

Nesebi; baba cihetinden Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz’in amcası Abbas (radıyallahu anh)a dayanmakta olup, dedeleri hep âlimdir. Annesi Reyhane Hanım ise Hazreti Hüseyin (ra)ın soyundan gelen bir seyyide olup, babası Şeyh Mustafa Efendi, onun da babası Şeyh Ali Efendi’dir.

Yahya Efendi, ilk tahsilini âlim ve hal ehli bir şahsiyet olan babası Molla Abdurrahman Efendi’nin yanında yapmıştır. Yedi yaşındayken Kuran-ı Kerim’i yedi ayda hatmetmiş, fıkıh, sarf ve nahiv dersleri almıştır.

Daha sonra doğu medreselerinin kıymetli âlimlerinden ders alarak ilmini ilerletmiş, nihayet Gavs-ı Bilvanisî (Kasrevi) namıyla meşhur, gözünün nuru, şeyhi ve üstadı Seyyid Abdulhakim Efendi Hazretleri ile karşılaşmıştır. Gerek ilmen, gerekse manen aradığını bulmuş, ilmini onda tamamlamış, 1957’de Gavs Hazretleri’nin emriyle ilmî icazetini almış ve dergâhın medresesinde müderrislik yapmıştır.

1960–62 yıllarında önce Manisa, sonra da Edirne’de askerlik vazifesini yapan Yahya Efendi, Gavs Hazretleri’nin 1972 yılında Rahmet-i Rahman’a kavuşmasıyla şeyhinin oğlu ve aynı zamanda halifesi olan Seyyid Muhammed Raşid Efendi (Seyda Hazretleri)’ne intisab etmiştir.

Yurdun çeşitli bölgelerinde imam-hatiplik yapmış, son olarak 1987 yılında Şanlı Urfa Merkez Hüseyniye Camii’nde görevli iken emekli olmuştur.

Yahya El- Abbasî Efendi, 1987 yılında manevi diploması olan halifelik icazetini de alarak Seyda Hazretleri’nin emriyle İstanbul’a hicret etmiş ve oraya yerleşmiştir.

Seyda Hazretleri’nin 1993 yılında aniden Refik-i A’lâ’ya ulaşmasıyla bir kez daha yüreği yanan Yahya Efendi, adab gereği, artık manevi irşad vazifesine de başlamak zorunda kalmıştır.

Gavs Hazretleri vefat ettiğinde, onun oğlu Seyda Hazretleri’nin emriyle Gavs Hazretleri’ni yıkamış, Seyda Hazretleri vefat ettiğinde ise onun oğlu Seyyid Fevzeddin Efendi’nin emriyle Seyda Hazretleri’ni yıkamış; böylece iki şeyhini de elleriyle yıkama hususiyetine mazhar olmuştur.

Seyda Hz. hayatını ilim ve irşada adamıştı. Yurdun çeşitli bölgelerinde yüzlerce âlim yetiştirmişti.

Yaşantısı ve sohbetleri Kur’an ve Sünnet çizgisinde olup, hayatı boyunca dünyevi ve siyasi konulardan uzak kalmaya özellikle dikkat etmişti. O, bütün Müslümanları kucaklayabiliyordu.

Ahlakı Resulullah (sav)in Ahlakıydı

Resulullah’a (sav) senelerce hizmet eden Enes (ra): “On sene Resulullah’a (sa) hizmet ettim. Yapmadığım bir şeyden dolayı bana ‘bunu niye yapmadın’, veya işlediğim bir suçtan dolayı ‘bunu niye yaptın’ demedi, buyuruyor. Ben de yaklaşık yirmi sene Seydamızın yanında kaldım. O da bize böyle bir şey demedi. Bir gün bizi azarlamadı, kızmadı.

Görüldüğünde Allah Hatırlanırdı

Peygamber (sav): “Sizin hayırlınız, görüldüğünde Allah hatırlananlarınızdır.” buyurmuştur. Onun meclisinde boş konuşulmaz, gıybet asla edilmez, hep Allah’ın sohbeti yapılırdı. Allahın, peygamberin veya sadatın sohbetinin olmadığı mecliste durmaz, hemen kalkardı.

Vaktini hiç boşa geçirmez, ya ilim, ya zikir, ya sohbet, ya tilavet veya başka türlü ibadetle geçirirdi.
Hz. Peygamber (sav): “Ya Enes! Eğer kalbinde bir müslümana karşı kin veya buğuz beslememeye gücün yetiyorsa böyle yap” buyurmuştur.

Bütün Müslümanların Hayrını İsterdi

Hiç kimsenin başına bir kötülük veya bela gelmesini istemezdi. Zamanında ona düşmanlık edenlere bile kalbinde bir buğz beslemez, herkese hakkını helal ederdi. Düşmanı bile ona danışsa hep hayır bildiğini söyler, nasihat ederdi. İnsanları hemen affederdi.

Çok Vefalıydı

Seyyidlere, hele hele Hz. Gavs’ın ve Hz. Seyda’nın (ks) evlatlarına karşı hayret derecede edep ve saygısı vardı. Gavs’ın evlatlarından biri çağırsa her işini bırakır, sebebini sormadan hemen oraya giderdi.

Hz. Gavs’ın aşığıydı. Onun sohbetine doyamaz, 40- 50 sene önceki hadiseleri tam teferruatıyla anlatırdı. Son günlerinde de durmadan Gavs’ı anlattı ve Gavs’ıma gideceğim diye sevinçliydi. Hulasa, Seydamızın güzel ahlakı pek çoktu. Bunlar benim en fazla dikkatimi çekenlerdi.

İlmin Zirvelerinden Biriydi

İlimden nasibi olan herkes onu tanıyordu. Derslerimiz esnasında çok harikulade olaylarla karşılaşırdık. Soru sormadan cevabını verir, saatlerce düşünüp içinden çıkamadığımız meseleleri bir anda çözerdi. İlmin her dalında uzmandı. Bir okuduğunu bir daha unutmazdı. Çok seri ve keskin bir zekâya sahipti. Bir sayfaya şöyle bir baktığında orada neler olduğunu anladığını söylerdi. Civar ulema ve meşayihin takdirini kazanmış, müşkil meselelerde parmakla gösterilen ilmi bir merci olarak bilinmiştir. Seydamızın İslam’dan başka bir fikri yoktu. Onun tek gayesi insanları Allah’ın dinine ve Resulü’nün ahlakına teşvik etmekti. Bir yandan da talebe yetiştirmekten geri durmadı. Ömrünü bu yolda bezletti. Bizler talebeleri olarak buna şahidiz.

Allah (cc) mekânını cennet eylesin. Dünyadayken arzulayıp durduğu sevdiklerine kavuştursun. Cemaline müştak olduğu Rabb-i Rahim’ine (cc), tek kılavuzu Resul-ü Ekrem’e (sav) ve sohbetine doyamadığı Gavs’ına, Seyda’sına kavuştursun. Bizleri de onların şefaatine mazhar eylesin. Amin.

Vasiyetinden

“… Ehlime, evlatlarıma, dostlarıma ve beni tanıyanlara vasiyetim odur ki; hastalığıma ve vefatıma sabredin. Allah ve Rasulünün rızasına ters bir kelime kullanmayın. Ardımdan beni aşırı bir şekilde övmeyin. Beni sevenlerden ricam; affım için dua etmeleri, ruhum için bol bol Kuran okumaları ve güçleri miktarınca sadaka vermeleridir. Kuran okumayı bilen Kuran hatmi, tehlil dersi çeken tehlil hatmi, her ikisini bilen her ikisini, herhangi birini bilmeyen ise; 1 Fatiha, 11 İhlas ve Felak-Nas Surelerini okuyup sevabını ruhuma hediye etmeleridir. …”

12/17/12

Şeyh Seyyid Muhammed Raşid El-Hüseyni (KS) (1930 – 1993)

Abağlılar arasında Seyda hazretleri namıyla bilinen Eşşeyh Esseyyid Muhammed Raşid Erol (k.s.) hazretleri 23.3.1930 tarihinde Siirt’in Baykan ilçesine bağlı Siyanüs köyünde dünyayı şereflendirmişlerdir. Babası Gavsi Bilvanisi Seyyid Abdulhakim Hüseyni (k.s.) hazretleri olup Nakşibendi büyüklerindendir. Dedeleri Seyyid Muhammed Şeyh Muhammed Diya-uddin (k.s.) hazretlerinin halifelerindendir. Baba ve dedeleri ilim ve tarikat ehli olan Şeyda hazretleri Evladı Resul olup Bilvanis seyyidlerindendir. Hz. Hüseyin (r.a.) soyundan geldiği için de “El-Hüseyni” denilmektedir. Seyyidlik şeceresi şu şekildedir:

Dedesi Seyyid Muhammed (k.s.) medreselerde yetişmiş çok büyük bir alimdi. Hüsn-ü hat sanatinda çok mahirdi. Hazret’e intisab etmiş, Nakşibendi halifesi olarak icazet ve hilafet almişti. Fakat kendisi şeyhine “Sizin sagliginizda kendi halifeligimi açikliya-mam, sizden sonraya kalirsam, açiklanmasini birisine vasiyyet edersiniz. Aksi takdirde sizin yaşadiginiz devirde ben mürşidim ben şeyhim diyemem, lütfen beni gizleyiniz” diye rica etmişti. Şeyhinden önce vefat ettigi içinde halifeligi açiktan ilan edilmeyip gizli kalmiştir. Babası olan Gavs hazretlerini Seyyid Muham-med’in vefatı üzerine Seyyid Maruf (k.s.) (Şeyda hazretlerinin dedesinin babası) büyütmüştür. Gavs hazretleri Siyanüs seyyidlerinden olan Fatime Validemizle evlenmişler, bu izdivaçtan Seyyid Muhammed (k.s.), Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) ve Seyyid Zeynel Abidin isimlerinde üç oğlu ile Halime ve Hatice isminde iki kızı olmuştur. Zeynel Abidin küçük yaşta vefat etmiştir. İlk zevcesinin teşvikiyle evlendiği Ta-runi köyünden Seyyide olan ikinci hanımı Sıdıka Va-lidemizdende Şeyda hazretlerinin diğer kardeşleri, Seyyid Abdülbaki (k.s.), Seyyid Ahmed, Seyyid Ab-dülhalim, Seyyid Muhyiddin ve Seyyid Enver ile Aynulhayat, Refiate, Raikate, Naciye adlı kızkardeşleri olmuştur. Şeyda hazretleri 2 yaşlarında iken Seyyid Maruf vefat edince Gavs hazretleri evini Siyanüs köyünden Taruni köyüne taşıdı. Burada 13 sene kaldılar. Daha sonra mürşidi Ahmedi Haznevi’nin (k.s.) izniyle Bilvanis köyüne hicret ettiler. Şah-ı Hazne Şeyda Hazretlerini 9 yaşındayken görür. Yüzü aydınlanır. İleride çok sofileri olacağını belirtir ve Allah’a şükrederek “Biz onun cemaatında bulunamazsak da, o çok kalabalık cemaatın çobanını görmek te büyük bir nimettir” derler. Şeyda hazretleri (k.s.) bu köyde yine Seyyide olan Sekine Validemizle evlenmişlerdir. Bu evlilikten Seyyid Fevzeddin, Seyyid Abdülgani, Seyyid Taceddin, Seyyid Mazhar, Seyyid Abdurrakib isimli oğulları ile Hasine, Muhsine, Hasibe, Rukiye, Münevver, Mukaddes, Mümine ve Hediye isimli kızları dünyaya gelmiştir. Gavs hazretleri Bilvanis köyünde 6 sene kaldıktan sonra Seyda hazretleriyle birlikte Bitlis’in Kasrik köyüne taşındılar. Burada 11 sene kaldıktan sonra Siirt’in Kozluk kazasının Gadir köyüne hicret ettiler. 9 sene (Burada iken vatan görevini önce acemi birliği olan Manisa’da, sonra Diyarbakır’da tamamladı) kaldıkları Gadir’den hayatının sonuna kadar ikamet edecekleri Adıyaman ilinin Kâhta kazasının Menzil köyüne yerleştiler. Babası Gavs hazretleri l Haziran 1972 yılında vefat edince başlayan ir-şad görevi 21 sene 4 ay 19 gün devam etmişti. Seyda Hazretleri babasının vefatında buyurdular: “Allah (cc) Resulüne “Biz seni alemlere rahmet olarak göndermekten başka birşey için göndermedik. Allah Rasûlünün ölümü dünyanın üzerine musibet halinde çöktü. Benim babam da Allah Rasûlünün varislerindendir. Ben onun Allah yolunda insanları irşad ve ilimle uğraştığına şahidim. Biz onu Allah yolunda olduğu için seviyorduk. Babam vefat etti. Nakl-i mekan etti. Allah Hayy’dır ve mekândan münezzehtir. Öyleyse Allah’tan başka herşey fanidir.” 1968 yılında halifelik icazetini alan 1972 yılında irşad görevine başlayan Seyda hazretlerinin (k.s.) yurtiçinden ve yurt dışından aşırı ziyaretçisinin gelmesi 18.7.1983 tarihinde Çanakkale’nin Gökçeada ilçesinde mecburi ikametine yolaçmıştır. Önce Adıyaman’a, sonra Adana’ya oradan da Gökçeada’ya götürülen Şeyda hazretleri çektiği sıkıntı ve adanın havasının, sıhhatini etkilemesi sonucu 30.1.1985 tarihinde Ankara’ya nakledilmiştir. Burada da 16 ay gözetim altında tutulduktan sonra Merkezi idarenin müsadesiyle tekrar Menzil’e dönmüştür. Tekrar tebliğ ve irşad hizmetine devam ederken 1991 yılının Ramazan Bayramı bayramlaşması sırasında içersine zehirli böcek ilacı çekilmiş şırıngayla suikast yapılmış, eline isabet eden zehir etkisini göstermiş, acil müdahaleyle hastaneye yatırılan Seyda hazretleri (k.s.) hayati tehlikeyi atlatmış, fakat elinin üstündeki ve içindeki yaralar sebebiyle uzun süre ızdırap çekmiştir. Şeker, damar sertligi, tansiyon ve romatizma hastaliklari nedeniyle uzun yillar tedavi gören Şeyda hazretlerinin ölümünden bir yil önce ayağı kirilmiş çektigi izdiraplarina bir yenisi eklenmiş, fakat irşad faaliyetleri kesintisiz devam etmiştir. Romatizma sebebiyle her yaz gittiği Afyondaki kaplıcalardan Ankara’ya dönüşünden bir kaç gün sonra 22.10,1993 Cuma günü cuma namazından önce 63 yaşında Rahmet-i Rahmana kavuşmuştur. Vefat haberini alan on binlerce bağlısının katılımıyla ertesi gün Menzilde babasının yanı başında toprağa verilmiştir.

Seyda Hazretleri ilk tahsiline babasının yanında başlayarak 7 yaşinda Kur’an-i Kerim’i hatmetmiştir. Sonra Baykan Müftüsü Molla Muhyiddinden ilim tahsili görmüştü. Daha sonra Muş ilinin Demirci köyünde Hazretin torunu Şeyh Nasr’dan daha sonra Molla Ramazandan ders almişti. Dayisinin oglu olan ve sonradan halifesi olacak olan Seyyid Molla Abdulbaki’nin derslerine ise 5 yil Dilbey köyünde devam etmişti….

Seyda Hazretleri ilk tahsiline babasının yanında başlayarak 7 yaşinda Kur’an-i Kerim’i hatmetmiştir. Sonra Baykan Müftüsü Molla Muhyiddinden ilim tahsili görmüştü. Daha sonra Muş ilinin Demirci köyünde Hazretin torunu Şeyh Nasr’dan daha sonra Molla Ramazandan ders almişti. Dayisinin oglu olan ve sonradan halifesi olacak olan Seyyid Molla Abdulbaki’nin derslerine ise 5 yil Dilbey köyünde devam etmişti. Bu kiymetli alimlerden sarf, nahiv, mantik, belagat gibi alet ilimlerinin yaninda tefsir, hadis ve fikih dersleri aldi. Babasi Gavs Hazretleri bu yillarda “inşaallah Imam-i Rabbani Hazretlerini geçersin” diye dua etmişti. Daha sonraki yillarda ilimle birlikte babasi ve mürşidi olan Gavs Hazretlerinden tasavvuf egitimim alarak 1968 yilinda Nakşibendi Halifesi olmuştur. Halifelik emri gelince Gavs Hz.leri Seyda Hz.lerini Ah-med Haznevi Hz.lerinin oglu Şeyh Alaaddin’in yanina götürdü. O da Şeyda Hz.lerini çok büyük veli, Allah dostu ve erkek oldugunu, halifeligin Ravza-i Mutahharâ’da Hz. Rasűlüllah’m manevi huzurunda verilmesinin daha uygun olacagini söyledi. Gavs Hz.leri de onun emrini yerine getirdi. 1972 yilinda babasinin vefatiyla irşad görevini kesintisiz 21 yil devani ettirmiştir.

Ahlakı

Seyda Hazretlerinin (k.s.) en belirgin vasfi sabir, tevazuu ve hilmdi. Kendisi hiçbir zaman hiç kimseye karşi kirici bir harekette bulunmamiş, kin duymamiştir. Binlerce kişi etrafinda pervane olurken kendisinde kibir ve kabaliktan eser görülmezdi. Şeriata aykiri olmadigi takdirde kimseye şunu yap veya yapma demezdi. Günahkâr veya itaatsiz demeksizin herkese karşi güleryüzlü ve güzel ahlakliydi.

Şahsiyeti

Şeyda hazretleri hakiki iman ve takvaya sahip olup, iki cihanin saadet ve kerametine ulaşmiş, mukerrabűn makaminda Allah’u Teala’ya en yakin bir hidayet önderidir. Amelleri temiz, makami ali, tevhidi temsil ve tarif eden halkin en hayirlilanndandir. Rab-binden razi ve onu sever Rabbi de ondan razi ve kendisini sever. Yüce Yaradan’a o nurla ruhunu teslim etti ve inşallah o nurla mahşere gelecek. O canini Allah-u Tealaya feda etti ve onun zikrinde fani oldu. Şeyda hazretleri kiyamete kadar bu dini ihya ve ikame eden Hz. Resulullah’in varis ve halifelerinden-dir. Muhammedi nuru yaydi, sünneti ihya ve kullari Islah etti. O, Resulullah’in âli ve en yakinlarindan olup bu hale iman ve takva bagiyla ulaşmiş olup ne-sebçede ehli beytindendir. Allah (c.c.)’m seçtigi kalb-leri aydinlatan, insanliga yol gösteren, yeryüzünde emin Rabbani âlimlerdendir. Nazari şifa, sözleri deva, meclisleri safi safadir. Kalbi takva madeni ve ilahi aşk menbaidir. O zikrin anahtari olup, kendisini gören, iman ve sevgiyle seyreden Allahu Teala’yi hatirlar. Kalbi dünyadan kopar, ahirete yönelirdi. Hazretin özündeki ilahi nur, gözlerinden dişari yansir, yüzünde secde ve huşu eseri görülürdü. O her işini Allah için yapar, Allah için sever, Allah için kizardi. Nefsi ve dünya adina bir hesabi, ilahî rizanin dişinda gizli bir hedefi yoktu. O Allahu Teala’yı kullarına, kulları da Allahu Teala’ya sevdirdi ve âleme ilahi sevgiyi sergiledi. Bütün âlem için rahmetti. Dayanılmaz bela ve musibetlere karşı bir emniyetti. Yaptığı ve yaptırdığı zikir, naz ve niyazlar hürmetine hem kalpler hem kainat fesattan kurtuldu, Allah Allah dedikçe Allah Teala âleme rahmet nazanyla bakıp günahkarlara mühlet tanıdı. O Allahu Teala’nın melekleri arasında övdüğü ve kendisiyle övündüğü, Peygamberlerin kıyamet günü iftihar ettiği kimselerdendir. Hazreti, Allahu Teala sevdiği gibibütün âlem ve eşya da tanidi ve sevdi. Ancak kafir ve münafiklar hariç. Onlar da ahirette pişmanlik ve perişanliklarindan dolayi ellerini isirir, ah-u vah ederler. Seyda hazretlerine ilm-i ledün’den büyük nasib verilmiştir. Hanegahlari manevi cennet mesabesinde idi. O, şeriat ve tarikat’in camiidir (ikisini bir arada bulundurmuştur). Hasılı kelam, Allahu Teala’nın Evliyasının en ileri gelenlerinden ve faziletlilerindendir. Onun güzel ahlakını gören herkes yaptıklarından pişman olur, hemen tevbe etmek isterdi. Yanına gelenlerde çok hızlı ahlakî değişim görülürdü. Ziyarete gelenlere öyle davranırdı ki sanki insanlar onun yanına değilde başka bir sebeble toplanmışlar. Hizmet etmeyi ve hizmet edeni çok severdi. Bizzat çorbanın ateşini yakar, sofilere çorba taşır, misafirleri yemek yemeden ve ağırlamadan geri yollamaz, sofiler yemek yemeden kendisi yemezdi. Misafirperverliği o derece-deydiki hanelerinde hizmet eden erkek olmadığı takdirde kendisi bizzat ikram da bulunurdu. Ayrıca çalışkanları çok sever, herişte bizzat çalışanlara yardımda bulunurdu. Önceki Nakşibendî büyüklerinin büyük-küçük demeden evlatlarina hürmet ve edebde kusur etmezdi. Seyda hazretleri herkese anlayışına ve aklına göre hitabederdi. Yoksul kişilerle konuşur, hal ve hatırlarını sorar, ihtiyaçları varsa hallederdi. Kendilerine karşi yapilan bir haksizlikta fitne çikmasin diye hakkindan vazgeçer, olaya sabrederdi. Dünya malina önem vermez, muhtaç olanlara gücünün yettigi kadar yardimda bulunur, dul ve yetimlere bizzat yardım ederdi. Talebeyken yabancı köylerde açlıktan rengi değişir ben açım demez, sabrederdi. Zulme uğradığında şikâyette bulunmazdı. Onun döneminde Menzil Dergâhı adeta bir sehâvet, uhuvvet ve ihlâs merkezi durumundaydı. Ondan etkilenen bağlıları birbirlerine kızmaz, en ufak kusurda özür ve helallik dilerlerdi. İnsanlar huzur ve kardeşlik içinde İslanıı öğrenmeye ve yaşamaya başlamışlardı.

Tevazu

Çocuk yaşlardayken arkadaşlariyla oynamayor, büyükler gibi davraniyor. Annesi “Arkadaşlarinla niye oynamiyorsun” diye sorunca “Benim boş ve faydasiz işlerden keyfim gelmiyor” diyor. Halife oluncaya kadar kimse onun Gavsin oglu oldugunu bilmiyordu. Dergahin hizmetçisi saniyorlardi. Askere gidinceye kadar siyah yün bir sarik sariyordu. Şeyda Hz.leri Gavs Hz.lerinin sagliginda Tevbe verirken, teveccühe giderken hayasindan ve edebinden cübbesini koltugunun altina sokup Öyle gidip geliyordu. Gadirde iken devamli Idegirniende çalişirdi.

Amel ve Takvası

Seyyid Muhanımed Raşid (k.s.) hazretleri, ilim tahsil eden ve ilim öğretenleri çok severdi. İlim tahsili hususunda kişinin kendi cemaatından olup olmamasına bakmazdı. Bir defasında talebelerinden birine şöyle söyledi: “Ey Allah’ın kulu! Bir talebe yetiştirmek bin kişiyi sofi yapmaktan efdaldir. Hele o talebe varisu’l enbiya olursa… Siz dininizi beldenizde bulunan en büyük alimlerden öğreniniz. Herkesten fetva sormayın. Çünkü memlekette fetva verecek kimse çok azdır. İlimle meşgul olan kimse dünyada en güzel iş ile meşgul oluyor. İlim olmadığı zaman cehalet olur. Cahilin abidi de sofisi de hüsrandadır. Siz Osmanlı’ya bakınız. Ne idi ne oldu. Sultan Abdülhamid arif-i billah idi. Başa geçer geçmez memlekette talebe yetiştirme seferberliği başlattı. Camiye ve cemaata çok bağlıydı. Hasta olduğu zamanlarda dahi cami ve cemaatı terk etmez bazan inler gene camiye gelirdi. Şeyda hazretleri farz ve vacib ibadetlerinin dişinda nafile ibadetlere, bilhassa geceleyin yapilan amellere çok önem verir, sofilere gece namazina kalkmayi tavsiye ederdi. Vitr namazım gece teheccüd namazıyla birlikte kılardı. Kuşluk namazını normalde dört, Ramazan ayında sekiz rekat kılardı. Gecenin çok az kısmını uyku ile diğer zamanını güneş doğuncaya kadar ibadetle ihya ederdi. Ramazan ayında amelini arttırır, gece ve gündüz olmak üzere günde 2 defa teşbih namazı kılardı. İlk onbeşgün teheccüd namazını ehli beyti ile, son onbeş günü camide cemaatla kılar, Ramazanın son on günü gecesinde uyumayarak, Kadir Gecesine vasıl olmaya çalışırdı. Diğer zamanlar günde bir cüz Kur’an-ı Kerim okurken, bunu Ramazan ayında iki günde bir hatim indirmeye kadar fazlalaştırırdı. Ramazan ayı orucu dışında Şevval ayı orucunu, Arefe günü orucunu ve Muharrem orucunu hiç terket-mezdi. Hangi şartlarda olursa olsun Hatme-i Hacegan-i yapmaya çalişir ve yakinlarina da (baglilarina da) tavsiye ederdi. Daha önceki Sadatlarm evladına çok hürmet ederdi. Şahı Haznenin torunlarından 5-6 yaşında bir çocuk geldi. Şeyda Hz.leri onun elini Öptü. Bu çocuk Şeyda Hz.’lerinin yanına geldiğinde Şeyda Hz.leri ayağa kalkardı. Yine Afyon’a Şah-ı Haznenin evlatları gelmişti, alt katta divanda kalırlarken Şeyda Hazretleri üst katta sabaha kadar yatmamışlardı. Şeyda Hazretleri meczublarla şakalaşir, onlarin hatirlarini sorardi.

Şefkat ve Merhameti

Gelen herkesle ilgilenir, güleryüz gösterirlerdi. Yoksullarla konuşur, hal ve hatirlarini sorardi. Kendine karşi yapilan haksizliklara ses çikarmaz, kendi hakkindan vazgeçerdi. Hatta kendisine suikast yapan kişiyi bile affetmişti. Afyon’da kalirken çok üzüldügünü söylemiş ve sebebini şöyle açiklamişti: “Gelen misafirlere ikramda bulunamadigimiz için çok üzülüyorum. Uzaktan aç gelip, aç gidiyorlar inşallah önümüzdeki sene gelen misafirlere yemek verebilecegiz. Yine Gavs Hazretlerinin tarikattan attigi bir haci için “Ben bizzat bu adama babamdan habersiz gittim. Haline acidim. Ayagina giderek hatirini sordum. Üzülerek söylüyorum ki hiç pişmanlik duymuyor ve özür dilemiyordu. Eger pişman olsaydi, babama gelip affedilmesi için ricada bulunacaktim, hatasini tamir etmesine vesile olacaktim” diye buyurmuştu. Gavs Hazretleri “Muhammed Raşidimiz bir kimseye kizdimi gidip yatiyor, kimsenin kalbini kirmak istemiyor” buyurmuşlardi. Veda sohbetinden sonra dinleyenlere “sizi ayakta tuttum, yoruldunuz, hakkinizi helal ediniz” diye buyurmuşlardi.Hac Ziyareti

İlk hacca halife olunca 1968 yılında gitmişti. İkinci defa hacca 1975 yılında gitmiştir. Yolda hatme-yi hiç bırakmadılar, arabaları toplayıp ortasında hatme yaptırıyordu. Oradada irşada devam etmiştir. Mekke ve Medine halkına hürmet edilmesini isterdi. İbadete çok devam ederdi.

İrşad
Daha önceki büyük mürşidler gibi Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) de Ümmet-i Muhammedin Allah Teala’ya teveccüh yeri, ümit kapisi ve tevbe vesilesi idi.

 

O ulu zat hayatini yaklaşik son yirmiiki senesindeki irşadi boyunca hergün yüzlerce hafta sonlarinda ve özel günlerde binlerce kişiye Allah adina tevbe veriyor, dogru yoldan ayrilmayacaklarina dair söz aliyordu. Irşadinin ilk yillarinda tek tek tevbe verirken ileriki yillarda kalabalik arttigindan iki elini uzatarak sigabildigi kadar insanlara gruplar halinde tevbeyle bey’at veriyordu. Kişiler grup grup, önüne diz çökerek, onun söyledigi tevbe sözlerini tekrarliyor, sonra da bu sözlü tevbeyi sünnet-i seniyede tarif edildigi gibi, abdest ve gusl abdesti alarak kilacagi iki rekât tevbe namazi ile saglamlaştiriyordu. Daha sonra bu şahislar usulünce Allah’i (c.c.) zikrederek ve diger nafile amelleri ögrenerek sünnet-i şerife uygun, ihlâs ve tevazu içinde dinini yaşamaya gayret gösteriyordu. İkamet ettiği Adıyaman’ın Kâhta kazasının Menzil köyü yerleşim yerlerinden uzakta olmasına rağmen insanların, Allah’ın yardımı ve fethi, Rasulullah (a.s.)’in bereket ve feyzi ile akın akın gelmesiyle devamlı kalabalık bir şehir görünümünde, şen ve hareketli idi. Sadece Türkiye’den değil diğer İslam ülkelerinden, hatta Avrupa’dan gelerek tevbe yapıp intisab edenler oluyordu. Hazret, Allah Teala’nın kıyamete kadar açık tuttuğu tevbe kapısından kim gelirse, kılık-kıyafetine, sa-çma-başına değil zahiren de olsa tevbe niyetine bakıyor, tevbe için diz çökme anlayış ve tevâzusunu gösteren herkese el uzatarak, tövbe veriyordu. İsteyene zikrullah (gizli zikir) usulünce tarif ediliyordu. Görünürde herhangi bir kimseyi oraya çekecek cazibe olmadığı halde insanların ona teveccühünü ve gruplar halinde tevbe edişini, daha güzel yaşamak için dine yönelişini görenlerin akılları hayrette kalıyordu. Zira Hazret bu davetini ve irşadını sözlü olarak değil, mânevi nazar, Rabbani hal ve bizce farkedilmeyen ilahî bir cezbeyle yapıyordu. Onun yaşadığı hayat ve hal Allah adına bütün meramını anlatmaya kafi geliyordu. Ümmeti icabet ve ümmeti davete rahmet olarak gönderilen Rasulullah (s.a.v.)’in tam varisi olmasının alameti mü’min-kafir herkese, her kesime tevbe ve intisab kapısını açık tutmasıydı. O’nun derdi Allah (c.c.)’tı. Davası kulluktu. Ci-hadi ıslahtı. İstediği; ihlas, sevgi ve gayretti. Allah rızası için ve samimi niyetle yanına giden herkes, Allah yolunda ondan bir nasib almış ve muhakkak bereket-lenmiştir. O’nu şahid tutarak Allah’a tevbe edenlerin ekseriyeti, tevbesinde sadık kalmaya ve İslamı Allah ve Resulünün istediği gibi yaşamaya çalışmıştır. Bu zamana kadar kendisinden rahatsız olanlaı Allah düşmanları olmuştur. Hakkında mahkemelere duyurulan bütün suç ve suçlamalar şunlardı: ‘”Bu zat, etrafında kalabalıkları topluyor!” “İnsanlar akın akın gelip, ziyaret ediyor, elini öpüyorlar!” “Herkese tevbe ettirip, zikir öğretiyor!” “Milleti içki ve uyuşturucu gibi şeylerden tövbe ettirip, tekel satışlarının düşmesine ve devletin zarar görmesine sebep oluyor!” v.s. O ise, bütün teveccüh ve nazarını bu tür itham sahibi şaşkınlara değil, Allah Teala’nın açtığı tövbe kapısına koşan aşıklara dönderdi ve Nur Ceddi’nin (s.a.v.) garib kalmış ümmetine, O’na vekaleten, bereketli ellerini uzatıp tevbeye davetine devam etti. Talebelerine: “Allah’a gelin, Allah’a dönün, O’na gideceğiz, O’na gidiyorum” diyerek bir sonbahar günü Rabbi Kerim’inin: “Ey mutmain olmuş nefis (sahibi kulum): Sen Rabbinden razi, Rabbin de senden razi olarak O’na don. (Gel, salih) kullarimin arasina katil. Gir cennetime!” davetine uyarak aramizdan ayrildi. Allah bizleri şefaatından mahrum etmesin.

Menkibe ve Kerametleri

Gavs Hazretleri kendi eliyle yetiştirdiği, hem zahiri (şer’i), hem de batini ilimleri Öğretip manevi makamına varis bıraktığı oğluna kendisi henüz hayatta iken dergâhın bir çok işini tevdi etmiş olup çoğu zaman bir şey sorulduğunda “Gidin Raşit’e sorun” diye buyururlardı…

Anlatıldığına göre Gavs hazretlerine (k.s:) bir meselenin nasıl yapılacağı sorulunca tebessüm ederek: “Siz onu Muhammed Raşid (k.s.)’e sorun. Bizim mühendisimizde odur. Benim kanaatimce dünyanın bütün mühendislerini getirseniz, Muhammed Raşid’in akli gibi olmaz. Ben onların gönüllerinin kırılmasını istemedim. Siz Muhammed Raşid’in dediğini yapın” derdi.

* 1974–75 yılında şikâyet üzerine gelen subayla şu konuşma olmuştu. Subay Seyda Hazretlerine “Muhammed Raşid sen gençsin yakışıklısın, güzelsin ne diye sen bu gençliğini heder ediyorsun, bu işe başlıyorsun. Sonu yoktur bu işin. Bir fayda olmaz. Hiç bir şeyin de yok. Gel bu işten vazgeç. Biz de senden vazgeçelim. Bu kadar seni rahatsız etmeyelim.” Seyda Hazretleri cevaben “Komutan biraz sabret. Eğer bizim gayemiz Allah rızası ise bu iş devam eder. Ne sen, ne ben hiçbir kişi bu insanları dağıtamaz. Eğer gayemiz Allah rızası değilse birkaç gün sonra kimse benim kapımı çalmaz. Kimse de senin yanına gelmez. Hiç kimse ne beni, ne de seni rahatsız etmez. İkimiz de evimizde rahat ederiz” dedi.

* Genellikle teveccüh olduğu günlerde çay verilirdi. Bir sabah halife iken Seyyid Muhammed Raşid hazretleri (k.s.) demlenmiş çay ve şeker getirip sofiye verdi. Herkese üçer bardak dağıtmasını emretti. Ben bu çay, bu kadar insana yetmez diye içmeyip sonunu bekledim. Baktım ki herkes üçer bardak çay içti. Sıra bana geldiği zaman soğumuştur diye gönülsüz olarak aldım. Baktım ki, çay ocaktan yeni inmiş gibi sıcak. Demliğe baktım daha yarı bile olmamış, şekerde aynı. Bu halleri görünce ehlullah’ın kadir ve kıymetini bilip edepli olmaya gayret ettim.

* Bir gün Gavs hazretlerini (k.s.) ziyaret için iki kişi geldi. Hz. Gavs (k.s.) bunlara memleketlerinin ismiyle hitap edip, iltifat etti. Birisi dedi: -Efendim, bu benim kardeşimdir, delidir. Biz bunu zincirle bağlarız, derdine tıbben bir çare bulamadık, en son doktor “Bu bizim işimiz değil, bunu ancak hocalar iyi eder” dedi. Biz de sizin isminizi duyduk ve geldik. Ben ömrümü gafletle geçirdim, yalnız dün gece bir rüya gördüm, rüyamda tanımadığım, iri vücutlu, siyah sakallı, cübbeli, sarıklı ve nurani bir zat odama girdi ve baş, şehadet ve orta parmaklarının üçünü birden kalbime vurarak, kalbimden yumurta büyüklüğünde simsiyah bir şey çıkardı. Kalbim hala ağrıyor, ama kalbimde bir iz yok. Gavs hazretleri (k.s.) bu sözleri dinledi tebessüm etti: “Allah (c.c.) şifalar versin, inşallah iyi olur.” buyurdu. Zincirlerden kurtulan hastayla Gavs (k.s.)’in elini öperek çıktılar. Ağabey: “Rüyamda gördüğüm zat bu değildi. Burada başka şeyh var mıdır? Diye sordu. Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) gösterilince şaşırarak rüyada gördüğü zatin o olduğunu söyledi. Hemen gördüm ve kalbindeki yumurtayı siz çıkardınız” dedim. O da eliyle işaret ederek: “Sus Allah (c.c.) her şeye kadirdir. O’nun fazlı ihsanı çoktur.” deyip beni susturdu ve hastanıza Allah hayırlı şifalar versin.” deyip bizi uğurladı.

* Hocanın birisi rüyasında Hz. Rasûlüllah’ı görüyor, şu şekilde buyuruyor “Benim öyle bir oğlum var ki Allah (cc) benim ümmetimin bir kısmını onun hatırına vermiştir. Şu anda divanda sobanın yanında üzerinde siyah bir örtüyle yatıyor.” Hoca hemen gidip bakıyor ve o kişinin Seyda Hz.lerinin olduğunu görüyor.

* Bir gün Şeyh Muhammed Arapkendi (k.s.) yörenin taninmiş ulemasından Molla Nuri’ye misafir olmuş. Ben de ziyarete gittim. Akşam sohbetinde dediler: -Bize gereken şudur. Boyunlarımızı uzatalım, Şeyh Abdülhakim’in (k.s.) manevi mirasçısı Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) üzerimize basıp geçsin, çünkü Nakşî Tarikatının şerefi bugün onlardadır. İtiraz edenler oldu. Cevaben: -O Gavs olmasaydı, Şeyh Muhammed Raşid (k.s.) böyle olmazdı, buyurdu.

* Seyda hazretleri (k.s.) babası Gavs hazretlerinin (k.s.) vefatından sonra ilk defa Kasrik’e gittiğinde hocaları ve sofileri camiye toplayarak: “Benim babamı sevenler Allah (c.c.) rızası için seviyorlardı, bizde kabiliyet varsa onun yolundan gitmeye gayret göstereceğiz. Eğer kabiliyetimiz yoksa doğru yoldan ayrılmamıza sebep olursanız Hz. Peygamberin (s.a.v.) huzurunda sizden davacı olurum” diye dört defa buyurdular.

* Bir gün 83 yaşında bir zat Seyda hazretlerinin meclisine geldi. Bu zatin bazı söz ve hallerini oradakiler beğenmeyip tenkit ettiler. Bu zat o zaman şöyle demişti: “Ben bu yaşıma kadar dinin hiçbir emrini yapmadım. Aşırı derecede sarhoş olduğum bir gün, dostlarım beni buraya getirmişler ve Seyda hazretlerinin (k.s.) elini öptürüp banyo yaptırdıktan sonra caminin altına yatırmışlar. Sabah uyandığımda tanımadığım bir çevre ve insanlarla karşılaştım. Seyda hazretlerini (k.s.) gördüğümde ayak parmaklarımdan bir nur girip bütün vücudumu kapladı. Bu nur beni o halimden bu halime çevirdi. Ben şimdi onyedi günlüğüm.”

* Bir gün Seyda hazretlerinin (k.s.) meclisinde bir zatla tanıştık. O zat şöyle dedi: “Ben 55 yaşındayım, İslam adına iki şey biliyorum: Birisi, Allahu Ekber, diğeri Bismillah. Hayatta işlemediğim günah kalmadı. Maddi yönden durumum çok iyi, amma hayattan hiç tad alamıyorum. Hint fakirlerine gitmeyi düşünüyorum. Bu zati duydum, yanına geldim. Ben de insanlar gibi gülmek, eğlenmek istiyorum. Ruhi sıkıntıdan dolayı perişan haldeyim. Bu zatı Seyda hazretlerinin (k.s.) huzuruna çıkardılar. Seyda (k.s.) dedi: “Tevbe et, Allah her şeye kadirdir.” O zat tevbe etti. Akabinde namaza başladı ve üç ay içerisinde haramı helali öğrendi. O zat hal ve cezbe sahibi sofilerin meclisinden ayrılmazdı. Ona: Sen bu cezbeli sofilerden ne fayda görüyorsun?” diye soruldu. O şöyle cevap verdi: “Onlar ellerini bana değdirseler, bağırıp çağırsalar benim kalbime ilahi aşk ve muhabbet geliyor”

* Bir gün Menzile bir hasta getirdiler. Seyda Hz. (k.s.) lerinin evini sordular, bende camiye gelir oraya götürün dedim. Oldukça halsiz, adeta cansız bir kişiyi arabadan çıkarıp camiye götürdüler ve yatırdılar. Seyda Hz.leri (k.s.) geldi, namazını eda ettikten sonra hastanın yanına yaklaştı. Dua okuduktan sonra elini hastanın başına koydu ve ayağına kadar gezdirdi, hasta sahiplerine döndü: ” Allah şifa versin, sağlık Allah’tandır, hastalıkta. Biz dua ettik, gerisi Allahu Teala’nın bileceği iştir. Bizim elimizde bir şey yoktur.” diye buyurdu. Bunun üzerine sahipleri hastalarını alarak hiçbir şey demeden ve tevbe de almadan gittiler. Ben de içimden kızdım, niçin böyle inançsız kişileri yolluyorlar. Mübareği rahatsız ediyorlar dedim. Bu olaydan 2–3 gün sonra şöyle bir rüya gördüm: Camideyim ayni hasta yatıyor, fakat çenesi aşağı doğru hareket etti, kulağı uzadı ve büyüdü garip bir şekil aldı. Gavs hazretleri de ayakta kıbleye karşı duruyordu. Birden Seyda hazretleri (k.s.) geldi, hastaya nazar etti, hastanın şekli değişti ve siması çok güzel bir hale geldi. Uyanınca ferahladim, Seyda hazretlerine anlatayım hoşuna gitsin dedim. Ertesi sabah caminin önüne gittiğimde Seyda hazretleri iki kişiyle konuşuyordu. Yavaşça sağ tarafına yaklaştım, rüyamı anlatacaktım, dönüp bana baktı, sonra konuştuğu iki kişiye şöyle hitap etti: “Bazı kişiler bir rüya görüyor; sanki ne olmuş! Görmüş, gitmiş!”. Bunun üzerin utanarak oradan uzaklaştım. Aradan 1–2 ay geçti. Köye bir araba geldi. İçinden 6–7 yaşlarında bir çocukla bir adam indi. Adamı görünce gözlerime inanamadım. Hasta olan şahıstı, tamamen iyileşmiş, sıhhat bulmuştu. Camiye gittiler, tevbe aldılar. Hastalık hidayete vesile olmuştu. Benim de kalben itirazıma büyük bir ders verilmişti.

* Seyda hazretleri (k.s.) bir gün Hatme-i Hace-gan’dan çıkmış, caminin Önünde sofiler ziyaret ediyordu. O sırada sırt çantasıyla birlikte yabancı olduğu anlaşılan bir kişi yaklaştı, ziyaret etti, mübarek tebessüm ederek: “Hoş geldin” dedi. Yabancının ne dediğini anlamadık, birisi tercüme edince Nemrut’u ziyaret için geldiğim, yarın oraya gideceğini söyleyince Seyda hazretleri (k.s.) dönüşte yine buraya gel dedi, o da söz verdi. Üç gün sonra geri döndü. Seyda hazretlerini görünce yanına gitti “ben sana söz” dedi. Mübarek tebessüm ederek “hoş geldin, biz gidip namaz kılacağız, sana namaz yok sen camiye gelme burada kal” dedi. Biz ikindi namazım kıldık, hatimemizi yaptık dışarı çıktık. Yabancı kişi “İslam başka” diyerek kapıya koştu, camiye girdi. Seyda hazretlerinin (k.s.) önünde ağlayarak tercüman aracılığıyla kelime-i şehadet getirdi ve Müslüman oldu. Bir hafta kaldı, islamiyeti öğrendi, temsil yetkisi alarak İngiltere’ye döndü.

* Bir gün dili tutulmuş bir fakih getirdiler. 7–8 gün devamlı gezdi. Bir ara bir otobüs gelmişti. Bu fakih şoförü gözlemeye başladı, aniden şoförün yanına geldi. “Dur gitme” dedi. Daha başka kelimeler de söyledi. Babası duyunca çok sevindi. “Bize son çare olarak buraya gelmemizi söylemişlerdi. Çok şükür oğlumun dili açıldı.” dedi.

* Gavs Hz.lerinin sağlığında bir hacı efendi gelerek “Efendim ben rüyada Rasûlüllah (sa.v)’i gördüm ve şu senin oğluna (Seyda Hz.lerine) çok benziyordu” diye söylemişti.

* Seyda hazretlerinin (k.s.) Ankara’ya teşrif ettikleri zamandı. Binlerce kişi bulunduğu yerde toplanmış tevbe ediyorlardı. Ben de sıram geldiğinde elini tuttum, tevbeye başladım, sonra başımı kaldırıp bakınca hayretler içinde kaldım. Orada o zatin yerinde sadece ve sadece bembeyaz bir görüntü vardı. Tövbe bittiğinde tekrar bakınca eski haliyle gördüm.

* Eklem Romatizması denilen ayaklarımı,elleri-mi, boynumu ve bütün vücudumu ağrıtan ve oynatmayan hastalıktan muzdariptim.Tedaviye rağmen yazı yazamıyor,boynumu oynatamıyor yürüyemiyordum.Ömür boyunca hastalığımın devam edeceğine kanaat getirmiştim. Seyda Hazretlerini (k.s.) ziyaret ettiğim bir sırada yine ağrılarım dayanılmaz bir haldeydi. Ağlayarak bu sıkıntıdan kurtulmak için Rabbime dua ettim. Akşam tevbe aldım , hava serindi, soğuk suyla gusül aldım, sonra uyudum. Sabah namazına kalktığımda ağrılarımdan eser yoktu. O günden sonra bir daha eklem hastalığı görmedim.

* Kocam devamlı içki içiyor, bazen kavga ediyordu. Bu duruma çok üzülüyordum. Doktorlara gittik, fakat çare bulamadık. Devamlı dua ediyordum. Bir ara Güneydoğu’da bir zat varmış giden içkiyi bırakıyormuş diye duydum. Allah’ım benim kocama da nasib et diye dua ettim. Ramazan ayı girmişti; kocam içki içmiyor teravihe gidiyordu. Birisiyle arkadaş olmuş, Menzile götürmeyi teklif etmişti. Kocam kabul etti, gidip geldiğinde içki aklına bile gelmiyordu. Namaz kılıyor, zikrini yapıyordu. Bunun üzerine bende namazımı düzgün kılmaya başladım, örtündüm ve tevbe aldım. Allah dostu sayesinde ailemiz düzene girmişti.

* Hanım arkadaşlarla Seyda Hazretlerini (k.s.) ziyarete gitmiştim. Bayanlar gece otururken arkadaşım beni pencereye çağırdı. Gördüğüm manzara olağanüstüydü: Caminin üzerinde gövde kalınlığında camiyi kuşatmış şekilde nurdan bir halka ve halkanın tam ortasında gökyüzünde dolunay. Herkesin gördüğü bu manzara bir saat sürdü ve mübareğin camiyi terk etmesiyle aniden kayboldu.

* Seyda Hazretlerinin kucağına 5–6 yaşlarında bir çocuk verdiler. Solgun, halsiz, dili dışarı sarkmış olan çocuk muhtemelen felçliydi. Mübarek çocuğa bir şeyler söyledi, tebessüm etti. Bir müddet sonra çocuğu yanındakilere uzattı. Herkes sararmıştı. Çocuk canlanmıştı, kollarını ellerini oynatıyordu. Yakınları çocuğu birbirine veriyor sonsuz bir şekilde seviniyorlardı.

* Seyda Hz.leri (k.s.) İstanbul’daki Hocalardan bahsederken Molla Sadreddin Yüksel’den bahsetti. Ben de çok yüksek âlim olduğunu söylüyorlar deyince: “Evet, Hazretin tekkesinde okumuş, Şeyh Maşuk Hazretlerine (k.s.) yakın damat olmuş çok yüksek âlim, sen de ziyaretine git.” dedi. İstanbul’a dönünce Molla Sadreddin Hoca efendiyi ziyarete gittim. Sohbet esnasında: Efendim dedim, dünyada çok yüksek ulema var, aynı zamanda mürşid-i kâmiller var. Bu ikinciler de hüsnü teveccüh ve cemaat daha çok bunun hikmeti nedir? Cevaben: Ben meşhur bir âlimim, bugün Beyazıt Meydanına çıksam arkamda elli kişi zor toplarım. Ama senin şeyhin Seyyid Muhammed Raşid (k.s.) Hazretleri bir beldeden bir beldeye gitse çevresinde 20–30 bin insan toplanıyor. Bunun sebebi hakikatte Hadi olan Allah (c.c.)’dır dır, hidayet onun elindedir. Hz. Muhammed (s.a.v.)’e dahi ya Habibim sen istediğini hidayete getiremezsin demiş. Şu halde hidayet sahibi Allah (c.c.)dır, yalnız Allah-u Telala bir kulunu severse ona hidayetten bir nusret bir inayet verir. Allah kimin eline hidayeti verirse o irşat sahibi olur. Ne yapalım ki bu asırda senin şeyhinin eline hidayeti Allah (c.c.) koymuş, Resulullah (s.a.v.) koymuş bunun sırrı budur diye açıkladı.

* Rüyamda yüksek bir dağda bulunuyorum. Dağın önünde bir yol var. Bana hitab edildi: “Yeryüzünde hayatta ne kadar Evliya-i Kibar varsa buradan geçecek.” Ben de bugünkü Reis-i Evliya’da başlarında geçecek mi? diye sordum. Evet, dikkat edersen görürsün dediler. Beklemeye başladım. Devetüyü renginde cübbe giymiş bir zat göründü. Yaklaştı, göre göre Seyda hazretlerini gördüm. Sonra yüz metre sonra bir veli daha, sonra bir veli daha, böylece hepsi geçtiler. Veliler bitince nereye gidiyorlar diye merak ettim, peşlerinden gittim. Bir anda kendimi bir mekânda buldum. Seyda hazretleri oturuyor karşısında devetüyü cübbeli bir veli daha oturuyordu. Ortada üzerinde nurani bir yiyecek bulunan sofra bulunuyordu. Seyda hazretlerinin karşısındaki zat sultanımıza sordu: “Efendim bu zamanın Reisü’l-Evliyası siz misiniz?” Seyda hazretleri buyurdu: “İçimizden birisidir” Ben içimden elbette ben değilim diye geçirdim. Karşıdaki zat ben Reisü’l-Evliya değilim dedi. Bunun üzerine Şeyda hazretleri: “Ben desem ki Reisü’l-Evliya’yım bu edebe uyar mı?” dedi. Karşıdaki zat: “Tamam şimdi belli oldu. Reisü’l-Evliya sizsiniz efendim.” dedi.

* Avrupa’da görevliyken bir genç getirdiler. Eroinmanmış, hastanelerde tedavi ettirememişler. Bana geldiler orada Seyda hazretlerinin bağlılarının tekkesinde kaldı. Aradan 15 gün geçti. Babası sevinçle geldi, Allah razı olsun oğlum eroini bıraktı dedi. Daha önce uzun saçlı iken bir ay sonra Menzil’de gördüğümde saçlarını kesmiş sakal bırakmış idi. Nasılsın diye sorunca: “Hamdolsun efendim o rahatsızlık bitti çıktı gitti” dedi.

* Yine Avrupa’da iken birçok genç gördüm. Esrar kokain, eroin kullanıyorlardı. Şeyda hazretlerinin irşadının ulviyeti ve kutsiyetiyle hepsi de bu alışkanlıklarını bıraktılar, tevbe ederek sakal bıraktılar, Allah yoluna yöneldiler.

* Büyük bir kamu kuruluşunda çalışıyordum. Rahatsız oldum, birçok doktora gittim. Şifa bulamadım. Yakınlarım çok büyük bir hastaneye yatırdılar. Doktorlar benden ümidi kesmişlerdi. Tabiri caizse ölümü bekliyordum. Bir gece ağladım, yalvardım: “Ya Rabbi senin dostlarından, sevdiklerinden kimse yok mu? Sen onlardan birisine benim halimi bildirsen de, benim derdime şifaya vesile olsun.” dedim. Kısa bir süre sonra sakallı, sarıklı nurani bir zati muhterem’in latif ruhaniyeti hastanedeki odama yalnız olduğum anda teşrif buyurdular. Benim vücuduma teveccüh buyurdular, dua okudular. Ve sonra kayboldular. Ben doktorların ve ailemin hayreti ve şaşkınlığıyla birlikte iyileştim, eski sıhhatime kavuştum. Eski normal yaşantıma döndüm. Fakat o zati unutamıyor, her fırsatta bulurum ümidimi taşıyordum. Bir gün camide bir arkadaş Menzil’de çok büyük bir Allah dostu vardır diyerek Seyda hazretlerinin resmini gösterdi. Fotoğrafı görünce gözlerime inanamadım, bana gelen zat o idi. Hemen ziyaret için yola çıktım. Menzil’e vardım. Seyda hazretlerinin nerde olduğunu sordum. Camide dediler. Heyecanla camiye girdim, benim iyileşmeme sebep olan zat orada oturuyordu. Koştum, ayaklarına sarılmak istedim. Zatı muhterem ayaklarını çekmek için ayağa kalktı, hızlı olarak uzaklaştı, ben de arkasından gittim, sonunda ziyaret ettim. Hatta dışardan bu olayı görenler: “Seyda hazretlerini bir deli kovalıyor.” demişler. Allahu Teala’ya hamd olsun ki manevi olarak görüştüğümüz zatı dünya gözüyle de görerek bağlanmak nasib oldu.

Yine komşularımızdan kendisine cinlerin musallat olduğu bir kadın vardı. Çok rahatsız oluyordu. Bir-gün benden tevbe vermemi istedi. Gerekli şartları yerine getirdikten sonra yanıma geldi. Bana: “Niçin ne gördüğümü sormuyorsun.” dedi. Ben sorunca: “Gavs hazretleri ve Seyda hazretleri geldiler, bana okudular ve rahatsız olduğum yeri tedavi ettiler.” dedi. Aradan yıllar geçti bir daha rahatsızlanmadı.

* Yurtdışında çalışıyordum. Çalıştığım yerde eskiden teröre bulaşmış, ateist bir arkadaş vardı. Şeyda hazretlerinden bahsettim. İlgi duymaya başladı. Tasavvufa meyletti, İslami hayat yaşamaya başladı. Bir-gün çalıştığım yere eski sendikacı arkadaşları gelmişti. “Eyvah şimdi ben ne yapacağım dedi.” Ben de Seyda hazretlerinin himmet ve bereketiyle bu işin içinden çıkarız” dedim. Arkadaşım motor bölümünde çalışırken ben sendikacılara yöneldim, onlar beni arkadaşım zannederek: “Merhaba. Seni çoktandır görmüyoruz, sakalda bırakmışsın dediler. On-onbeş dakika beni arkadaşları gibi görerek konuştu gittiler. Arkadaşımda bu durumdan memnuniyetini belirterek yanıma geldi ve şöyle dedi: “Cenab-ı Hakk Seyda hz’nin kerameti olarak senin yüzünü benim yüzüme benimkini de seninkine benzetti. Allah ondan razı olsun

* Babamı Ankara’da büyük bir hastanede ameliyat etmişlerdi. Ameliyatta alınan parça kanser olarak rapor edilmişti. Ben vatani görevimi yapıyordum. Seyda hazretleri durumdan haberdar edildi, dua istendi. Aradan birkaç ay geçti, babam yeniden kontrol edildi. Bu sefer rapor temiz çıktı. Ağabeyim Seyda hazretlerini ziyarete gittiğimde mübarek: “Doktorlar yanılmışlar, değil mi?” demiş. Bu olay mübareğin duasının bereketiyle bir keramet olarak tecelli etmişti.

* Şeyda hazretleri birgün Gavs hazretlerinin Merkadinin kapısını bizzat tamir ediyordu. Bizler izliyorduk. O sırada bahçede bir meczub (deli) geziyordu. Ben içimden Şeyda hazretleri elindeki keseri bırak ta bu kadar sofi var bunlar çalışsa diye geçirdim. Tam bu sırada meczub bana doğru gelerek: “Onun Allah’ın Rahmetine ihtiyacı yok mu?” dedi. Seyda hazretleri de dönüp benim gözlerimin içine baktı.

* Hac farizasını yerine getiriyorduk. Türk kafilesinden bir kişi dikkatimizi çekti. Yanma gittik, selam verdik, nereli olduğunu sorduk. Adıyamanlı olduğunu söyledi. Bizlerin Seyda hazretlerine bağlı olduğumuzu öğrenince şu hatırasını anlattı: Ben Adıyaman’da çok süfli bir hayat yaşıyordum. Alkol kullanan arkadaşlarla gece-gündüz birlikteydim. Hanımım Seyda hazretlerine gitmişti. Bir gece yine alkollüyken masada arkadaşlarım beni tahkir ettiler: “Senden izinsiz karın nasıl Menzil’e gider, onun niçin dersini vermiyorsun?” dediler. Kızgınlıkla eve gittim. Her zaman olduğu gibi beni güler yüzle karşıladı, hizmetimi gördü. Ben bahane bulmak için: “Hanım, ben falan uygunsuz kadınla evlenmek istiyorum, ne dersin.” dedim. Eğer evlen derse bana onumu layık görüyorsun diye, yok evlenme derse benim evlenmeme niçin karşı geliyorsun diye dövecektim. Fakat o: “Bey, sen bilirsin.” dedi. Ben beklemediğim bu cevap karşısında ne yapacağımı bilemedim, sinirlendim, dışarı çıktım, motosikletime bindim. Hızla sürerken en son gördüğüm bir kamyonun tamponuydu. Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım. İki bacağım ve bir kolum alçıdaydı. Yüzüm parçalanmıştı. Doktor geldi. Ben doktora teşekkür edecekken: “Bana değil sana gece-gündüz bakan ve devamlı dua eden ve mürşidinden yardım isteyen bu hanıma teşekkür et” dedi. Karım başımın uçundaydı ve her zamanki teslimiyetli ve saygılı tavrıyla hizmet etmekteydi. Ben bu durum karşısında iyileşince ilk işim Seyda hazretlerine gitmek olsun diye içimden geçirdim. Neticede hastaneden taburcu oldum, Menzil’e ziyarete gittim. Seyda hazretleri avludaydı. Müminler elini öpüyordu. Ben de sıramı bekledim, yaklaştım, tam elini öpecekken sağ elini çekerek arkasına koydu. Sol eline davrandım, o elini de arkasına çekti ve bana dönerek: “Sen bizim kızımızı sahipsiz mi sandın.” dediler. Ben bunun üzerine pişmanlığımı belirttim. Mübarek gülerek: “Hadi gel sen de bizim bir evladımız ol” diyerek, tevbe verdi ve bizi kabul buyurdu.

* Seyda Hz.leri babası Gavs Hz.leri gibi daima “Bizim tankımız, topumuz misvak ile tesbihimizdir” derdi. Gökçeada’da iken her gün imza attığı defter vardı. Polisler “Biz defteri getirir sana evde imza attırırız, sen yorulma, hastasın” deyince Seyda Hz.leri “Hayır, madem devletim emretti, hergün geleceğim. Bırakın polisi, en ufak bir bekçinizi bile gönderseniz, ben 100 km de, 1000 km de yaya gelirim” dedi. Yine “Nedir bu kadar mühimmat, asker. Bir bekçi bize haber, yazılı bir kağıt getirseydi biz o emre uyup kendi arabamla, çocuklarımla gelirdim. Bu kadar masrafa, benzine ve zaman israfına gerek yoktu” buyurdular.

Yine Gökçeada da iken “Allah’a dua edelim, bizi buraya getirmiş, imtihan ediyor, sabredelim, şükredelim” derdi. “Şimdiye kadar yaptigimiz kullugun on katini yapmalıyız. Cenab-i Hak sadik olup olmadığımızı imtihan ediyor” buyurdu.

* Buraya kadar bahsedilenler Seyda hazretlerinin keramet ve menkıbelerinden ufak bir kısımdır. Onun irşadı zamanımızda yurtiçinde hemen her vilayette ve yurtdışında birçok ülkede kendisini bir vesileyle tanıyan, ziyaret eden, hastası iyileşen, alkolü ve uyuşturucuyu terk eden onbinlerce kişi mevcuttur. Bunların başından geçenler yazılsa ciltler dolusu kitap eder. Biz burada deryadan bir damla misali birkaç örnek vermekle yetindik.