Rabıta Hakkında Soru ve Cevaplar

Sorular

       Rabıtaya i’tiraz eden bir kişi bana şu soruları sordu:

1-    Müridlere emretmiş olduğunuz rabıta,-emrettiğinize gör vacib veya mendub hükmünde olmaktan hali değildir. Bunlar ise şer’i emirlerdir. O halde delil gereklidir. Delil ise Kitab. Sünnet, İcma’ veya kıyas’dır. Diğer deliller de bunlara tabidir. Şu halde rabıtanın vücub veya mendubiyyetinin delili nedir?

2-     Rasulullah (s.a.v.) da Sahabe-i Kiram’ın şeyhi idi. Çünkü onlae zikir ve diğer evradı O.’ndan (s.a.v.) almıştır. Fakat Rasulullah (s.a.v.) onlara mübarek suretlerini tasavvur etmelerini emrettikleri hakkında bize bir haber ulaşmamıştır. Oysa O’nun sureti insani suretlerin en kamilidir. Şayet Ashab’a  emretseydi, muhakkak naklolunacaktı. Hele hele bu vacib olsaydı…  Çünkü vacibin naklolunmasına daha çok ihtiyaç vardir.

Cevaplar

1-     Şihab İbn-iHacer (r.a.)  Feteva-i Suğra adlı kitabında Nakşibendi tarikatı hakkında:

“Nakşibendi tarikatı, cahil sofilerin küdüratından (bulanık ve karışık hareket ve fikirlerinden) kurtulmuş bir tarikattır” diyor.

    İşte bu Nakşibendi Sadatının bize emriyle, emrettiğimiz rabıta mendubtur.  Çünkü rabıta kalbe gelen haterat (kötü düşünceler) ve gaflet yok etmenin vesilelerindendir. Vesilelerin hükmü ise maksatların hükmü gibidir.

Şeri’atın yasaklamadığı bir şey emrolunduğunda,bu iş yapılabilir.Şayet emir mübah olan bir işe götürüyorsa,mübah olur.Mendub olan bir işe vesile ise, o emir de mendub olur.Şayet ondan başka bir şekilde yerine gelmeyen bir vacibe götürecekse, oemir de vacib olur. Biz –ki sayımız tevatür derecesinden daha çoktur – tecrübeyle biliyoruz ki, rabıta; bizden bütün ağyarı (her şeyi) yok ediyor; tek bir tanesi kalıyor.Daha sonra ondan da sıyrılıyoruz.

Bu durumu, şu misaldeki gibidir:

Bir insanın bir sürü düşmanı vardır. Birisine kendini sevdirip düşmanlarını ona vurduruyor. Böylece sadece bir düşmanı kalıyor ve onu da ortadan kaldırmaya gücü yetiyor. Bu güzel bir misaldir, vakıaya muvafıktır. İnsaf ehli bunu düşünmelidir. Çünkü rabıta bizzat murad değil; bilakis başka şeyin husulü için yapılanbir vesiledir.

2-     “Madem ki müridlere bunu emrediyorsunuz, ya mendub veya vacib olmalıdır” sözüne gelince…

Biz şari’ (yani Allah ve Rasulü’n) den başka herhangi bir kişinin emri ( illa emretti diye )  mendub veya vacib olması gerekeceğini kabul etmiyoruz. Olabilir ki insan , amirin veya me’murun bir maslahatından veya bir maksadından dolayı mübah bir fiil emredebilir. Mesela bir doktor hastasına ba’zı ilaçları almasını emreder. Doktorun bu emrini yapmak vacib veya mendub değildir (ama hastanın iyileşmesi için doktorun bunu emretmesi caizdir).Bizim (Nakşibendi meşeyihinde) rabıtayı emretmesi de bu kabildendir.                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                         3 – “Vacib ve mendub, şer’i hükümlerdir, bir delil olmalıdır” diyorsunuz.

Bizim mendubdur dememiz, rabıta mendub olan şeye vesile olduğu içindir. Menduba ulaştıran şey de mendubdur. Delil mevcuttur. O halde sizin dediğiniz “Her emrolunan iş ya vacib veya mendub hükmünde olmaktan kurtulamaz “ sözünüz yanlıştır.Yukarıda zikrettik ki, şari’in başkasının verdiği bir emir mendub veya vacib olmayabilir.Bir maksada menbi olabilir.Doktorun hastaya emri gibi.

4 – “Delil, kitabdır” diyorsunuz

Zaten Kur’an-ı Kerim’de olmayan ne var ki ? O Kur’an ki, yaş ve kuruyu içine almıştır.

Cenab-ı Mevla buyuruyor ki:

                 يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ وَابْتَغُواْ إِلَيهِ الْوَسِيلَةَ وَجَاهِدُواْ فِي سَبِيلِهِ لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ

“Ey iman edenler ! Allah’dan korkun ve O’na (ulaştıracak) vesileyi arayın”

                                                                                      (Maide, 35)

Vesile, Salih amellerle olur. Ameller ise ancak ihlas ile yapılısırsa, Salih olur. Ameller karışıklıklar ( ve gafletler) den kurtulmadıkça ise ihlaslı olmaz.

Biz, tecrübeyle biliyoruz ki, rabıta yaptığımızda amellerimiz gaflet bulanıklıklarından kurtuluyor.Gafletle yapılan amelin pek bir kıymeti yoktur. Çünkü insan namaz kıldığında huşulu olarak kıldığı kadar sevap yazılır.

Ammar b. Yasir (r.a)’ın rivayetine göre Rasulullah (s.av) buyurmuştur ki:

“Kişi namazını bitirir. Oysa ona onda bir, dokuzda bir, sekizde bir, yedide bir, altıda bir veya yarı sevabından başka bir şey yazılmaz”.

(Ebu Davud, Tac C.:1, S.:207)

Rabıta da gafleti yok eden vesilelerdendir.Gafletten kurtulmak matlub olduğuna göre, ona vesile olan şey de matlub (istenilen) bir şeydir.

Gafleti yok eden şeylerden biri de huzur-u  kalbdir.Huzur-u kalb, vesilelerin en kıymetlilerindendir.

O halde, huzur-u kalbe ve gafletin yok olmasına vesile olan rabıta da en kıymetli vesilelerdendir.

5 – “ Delil ya da Sünnet’dir “diyorsunuz.

Rasulullah’ın (s.a.v) bir ma’na denizi olan her mübarek sözlerinde, türlü hayırlara işaret varken, onun mübarek kelamından kaçmak mümkün müdür!?

Efendimiz (s.a.v) buyurmuştur ki:

“ Ameller ancak niyetlere göredir ve kişi için ancak niyet ettiği (şeyin karşılığı) vardır”.

       Ameller bedeni veya kalbidir. Demek ki kişi mübah olan bir şeyi düşünse veya mübah olan bir hareketi yapsa ve bununla ta’ate veya ta’ati takviyeye niyet etse, o kişi için niyetinin karşılığı vardır. Muradına erişmezse bile, durum böyleyken bir de muradına eriştiğinde durum nasıl olur.

Mesela bir aç, tok kişiye “Sen açsın” demesiyle, o kişi nasıl aç olmuyorsa, rabıtayı inkar edenin “Sizin bu gördüğünüz şeyi kabul etmiyoruz” demesi de bizim gördüğümüz şeyin yokluğunu gerektirmez.Oysa onun şöyle demesi gerekirdi:

“ Şayet sizin bu iddianız hak ise bildiğinizi yapın, biz karışmıyoruz”.

Nefsine hayır düşünen kimseye bunun dışında bir şey söylemek hoş olmaz.

6- “… Ya da icma’dır” diyorsunuz. Bu, rabıta konusunda gerçi İslam alimlerinin icması yoksa da, tasavvuf ilminin alimleri nezninde rabıtanın meşruluğu ma’lumdur. Çok büyük bir topluluk bunu inkar edip, kitaplarında zikretmişlerdir. Rabıta, tasavvuf ehli nezninde meşhur bir yoldur. Onların kendi yollarındaki icması, yola giren için kabul edilmesi gereken bir hüccettir. Başkalarının ise (hiçbir şey bilmezken) onlara i’tiraz etmeye hakkı yoktur. Bu konuyla ilgili, büyüklerin sözlerini daha sonra söyleyeceğiz.

7- “…Ya da kıyasdır” diyorsunuz.

Fakihler diyorlar ki:

Namaz kılan kişinin secde mahalline bakması ve dışarıya iltifat etmemesi Sünnet’dir.

Çünkü bu hareket insanın dikkatini daha toplayıcı ve kalbin gafletini daha çok gidericidir. Rabıta da böyledir. Ağyarı (masivayı) def edip, huzuru celbetmek için bir vasıtadır.

8- “ Rabıtanın mendubiyyetinin delili nedir?” diyorsunuz.

Delil mukallid (Bir müctehidi taklid eden) den değil, müctehidden istenir. Mukallide düşün vazife ise naklin doğruluğunu bilmektir. Yani acaba o görüş, taklid ettiği  mezhebin görüşü müdür, yoksa değil midir? (Mesela Hanefi mezhebinde taklid edilen biri için bir mes’elenin delilini bilmesi değil, o mes’elenin Hanefi mezhebinin görüşü olup olmadığını bilmesi gerekir).

Şayet bu ilmin ehli tarafından delil isterseniz, gelecektir. Yalnız şu var ki:Hanefi mezhebinden olan bir alime bir mes’ele sorduğunuzda nasıl ki Hanefi mezhebinin dışında fetva vermeye mecbur değilse, bizimde Nakşibendi’lerin sözlerinden başka bir şey söylememiz gerekmez.

(Yani, biz taklid ettiğimiz müctehidlerin getirdiği delilleri söyleyebiliriz. Fakat buna mecbur da değiliz. Çünkü biz mukallidiz. Bize gereken delil getirmek değil, o mes’elenin olup olmadığını bilmektir. Nakşibendi tarikatının büyükleri rabıtayı kabul etmişlerdir. Onların sözleri de daha sonra zikredileceltir).

9- “Rasulullah’ın (s.a.v) suretinin düşünülmesi bize ulaşmamıştır” diyorsunuz.

Size ulaşmadı diye yok sayılması gerekmez. Sizin onu bilmemeniz, başkasının da bilmemesini gerektirmez. Bekli de size ulaşmıştır da siz bilememişsinizdir. Yanınızdan geçmiş fakat tanımamışsınızdır?

Acaba Sahabeliğin ma’nası, mü’min olarak Rasulullah’ı (s.a.v) görüp, kalb aynasında O’nun suretinin yerleşmesi veya o şahsın suretinin Rasulullah’ın (s.a.v) zihninde yerleşmesinden başka bir şeymidir?

Böyle olmasaydı, sırf Rasulullah’ın (s.a.v) onu gördüğü, fakat (körlük gibi bir sebepten dolayı) Rasulullah’ı (s.a.v) görmeyenler Sahabe sayılırmıydı?

O, biat ki, görmeyi, görmekte suretin zihne yerleşmesini gerektirir. Suret zihinde yerleşince ise, kişi her ne zaman o şahsı hatırlasa, ister istemez o şahsın sureti, hayaline gelir. Düşman da olsa, yine gelir. Rasulullah’ın (s.a.v) mübarek suretinin sevgiden dolayı tahayyülü ise zaten pek güzel bir harekettir. Bunu ya aklı kıt veya İslam’a zıt insanlar kabul etmezler. O halde bir emir, bir şeyi gerektiriyor ve o şeyde başka bir şeyi gerektiriyorsa, o emir her iki şeyi de emir demektir ( Yani biat, görmeyi, o da suretin tahayyülünü gerektiriyor. O halde biatı emir, hem görmeyi, hem de rabıtayı emir demektir).

10- “ Hele hele vacib ise…” diyorsunuz.

Tasavvuf ehli olan hiç kimse rabıtanın bizatihi (başlıbaşına) vacib veya müstehab olduğunu söylememiştir. Sevilen ve övülen işlere vesile olduğu için vacib veya müstehab denilmiştir.

Müride rabıta telkin edilir, ta’limatı verilir. Fakat o, yapıp-yapmamakta muhayyerdir. Şayet rabıtadan bir fayda görürse onu yapmak artık o kimseye te’kidle lazım sayılır (çünkü fayda görüyor). Şayet terk ederse edeblerden bir edebi terk etmiş olur.

Sonra bu rabıta, başlangıçta olan bir iştir. Sonlarda ise rabıta yoktur. Sonraları, hiçbir şeyin O’na benzer olmadığı Cenab-ı Allah’ın (c.c) şuhudunda istiğrak olmak vardır.

Not: Şuhud: müşahade etmek, görmek demektir. Allah’ı gözle görmek bu dünyada sadece Rasulullah’a (s.a.v) nasib olmuştur. Ahrette ise inşallah tüm Müslümanlara nasib olacaktır. Allah’ı (c.c) her ne kadar baş gözüyle görmek mümkün olmasa da, kalb gözüyle görmek yani O’nun azametini hissetmek mümkündür. Buna müşahade denilir.

11- Farzedelim ki –bütün bu anlattıklarımıza rağmen- bizim bir delilimiz yok ve bizden önce de hiç kimse bu ameli işlememiş. Biz ise, bir fayda gördüğümüz için işlediğimizi takdir edelim. Soruyoruz:

“ Acaba bir kimse sevdiği birinin yüzünü düşünse, elini, ayağını, alnını öptüğünü veya onunla kucaklaştığını yahut onu kalbine soktuğunu düşünse, Kitap, Sünnet, İcma veya kıyasen buna bir yasaklama varid olmuşmudur?

Şiir:

“Benim öyle efendilerim vardır ki, ayakları, alınlar üzerindedir.

       Ben, onlar gibi aziz olmasam da, onları sevmemde benim için izzet ve şeref vardır”.

       Artık bizce rabıtanın gafleti izale ettiği bilinmektedir. O halde onunla meşgul olmak, bu yolun en büyük adabındandır. Çünkü gafletten kurtulmak çok önemlidir. Gafleti aşmak, bütün saadetlerin anahtarıdır. İbadetlerin ruhu huzurdur. Gaflet giderildiği an, allah’ın rahmeti iniverir.

Rahmetin inme sebeplerinden biri de Salih insanları hatırlamaktır. Onları hatırlamak, muhabbete götürür. Salihleri sevmek ise farzdır. Zira Resulullah (s.a.v) Cenab-ı Mevla’dan hikaye ettiği bir hadis-i Kudsi’de şöyle buyurmuştur:

“Benim için birbirlerini sevenlere benimmuıhabbetim vacib olur (Yani birbirini benim için sevenleri, muhakkak ki ben de severim”.                                                     (Ramuzu’l-Ehadis,4070)

Salih kullara düşmanlık ise Cenab-ı Allah (c.c) ile muharebedir.

Bir başka Hadis-i Kudsi’de ise Rabbimiz:

“Kim benim bir dostuma düşmanlık ederse, ben ona harb açmışımdır.”

                                                                (Mesabihu’s-Sünne, 1621)

Allah’ın(c.c) sofi kullarının yapmış oldukları bu güzellikler Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) anlattıklarının aynısıdır. Bence sen (ey inkar eden!) iftiradan kulağını tıka, yalancı ve iftiracıya arkadaş olma, dilini iftiradan koru, Hakk’a boyun eğ. Biz rabıtaya delil getirmeye gerek bile bulmuyoruz. Taklit ettiğimiz büyük alimlerin delilleri yeterde artar bile. Rabıtayı inkar, Cüneyd el-Bağdadi, Abdulkadir Geylani, Dusuki vesair rabıtayı belirten ve keyfiyetini açıklayan büyük evliyaullahı inkardır. İnşaalah ileride bunların beyanı gelecektir.

Rabıta-i Şerife müstehabdır

       Rabıta, Allah’a ibadette huzuru sağlayan vesilelerdendir. Maksatların hükmü ne ise, vesileler de o hükümdedir (O halde rabıtanın hükmü de, huzur hükmündedir).

Seyyid Abdullah Haddad, ithafu’s-Sail adlı kitabında şöyle der:

“Huzur, ibadetlerin ruhudur.İbadetlerden maksat, zaten onu yakalamaktır. Muhakkik alimler, hep ona önem vermişlerdir. Gafletle yapılan amelleri ise sevap ve mukaşefeden çok, ukubet ve hicaba daha yakın bulmuşlardır. O halde:

       Rabıta huzuru getiriyor. Huzur da hicabı (perdeyi) kaldırıyor. Demek ki rabıta, hicabı kaldırıyor. Hicabın kalkması, matlub olan (şeri’atın istediği) bir iştir. Matlub olan bir işe vesile olan şeylerde matlubdur.

       Her insanın rabıtası vardır. Fakat hepsinden rahmet akmaz. Rahmet akan rabıta:

         قُلْ إِن كُنتُمْ تُحِبُّونَ اللّهَ فَاتَّبِعُونِي يُحْبِبْكُمُ اللّهُ وَيَغْفِرْ لَكُمْ ذُنُوبَكُمْ وَاللّهُ غَفُورٌ رَّحِيمٌ

(Ali İmran,31)

      “De ki: Siz Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın”.

Ayetinin içerdiği ma’naya muvafık olan rabıtadır.

Rasulullah (s.a.v) hiçbir zaman Cenab-ı Allah’ı (c.c) unutmazdı ve O’na murakabe yapardı. Zira:

“Benim öyle bir vaktim vardır ki, o vakitte beni Rabbimin (füyuzatının) dışında hiç bir şey kaplamaz”.

       (Geniş bilgi için bkz. Keşfu’l-Hafa, 2159)

Evliyaların rabıtasının işareti ise (ma’nası doğru olup, aslı bulunmayan) şu Hadis-i Kudsi’dir:

“Ben ne yere, ne de göğe sığarım. Fakat (muhabbetimle sadece) mü’min kulumun kalbine sığarım”.

(Bkz:Keşfu’l-Hafa,2256)

Müridlerin rabıtasının işareti Rasulullah’ın (s.a.v) Cenab-ı Mevla’dan (c.c)hikaye ederek söylediği şu Hadis-i Kudsi’dir:

“ Benim için birbirini sevenlere benim muhabbetim vacibdir”.

                                                                             (M.Sunne,3892)

Bu rabıta öyle bir iştir ki, insan onu yapmadıkça ve tatmadıkça idrak edemez.

Ey kardeş! Şayet sen de akan ilahi rahmet yolundan gitmek ve seni takvaya bağlayan bir bağ istiyorsan, rabıtaya yapış. Kalbi Allah’a ve Resulullah’a bağlamak ise, onların muhabbetine sebep olur.

Rabıta sebebiyle gaflet zail olur, Allah’ın huzurunda kalb doğru olur, kalbden kasvet gider, yerine huşu gelir ve rahmet iner. Bütün bunlar muhabbeti doğurur.

Ben bütün bunları tahrik ettim ve bu yolda gidenlerin karını gözlerimle gördün ve şu fikre vardım ki; “Rabıta, rabıta” diye inkar edip duranlar, ya orada ne olduğunu bilmeyen eksik akıllılardır. Onlar çirkin laflarına kulak asacağımızı veya süsleye-püsleye söyledikleri sözlerine meyledeceğimizi yahut hilelerini yutacağımızı mı zannediyorlar?  Heyhat!  Heyhat !

Soru: Rabıtayı inkar eden kardeşlerimiz şu soruyu sorabilirler.

“Tamam, anladık. Rabıta kalbin bir şeye bağlanmasıdır. Allah için sevmekte vacipdir ve salihleri sevmek vardır. Fakat salih dahi olsa, bir şahsın suretini zihinde düşünmekle:

a-    Bu talep edilen (huzur v.s…) şeyleri hasıl olduğunu nereden biliyorsunuz?

b-    O belli şahsı düşünmenizin, kalbin bir şeye bağlanması olduğu ne ma’lumdur?

c-    Bunun (belli bir şahsı düşünmenin) caiz olduğunu nereden biliyorsunuz?

Cevap : Bu soruların cevabı birkaç vachiledir.

1-    İlk soru için ona şöyle diyoruz: O  münkir kişi kendi mahbubunda müsrağrak olmak ve kalbini mahbubunun sevgisine bağlamakla nasıl bize olanın zıddı ona hasıl oluyorsa, o şekil bu taleb  edilen şeyler de bizim için hasıl oluyor. Fakat gözler kör olmuyor, kalpler kör oluyor.

Görünmez mi ki, o münkir namaza durup, iftitah tekbiri aldığında, malının, ehlinin, sevdiklerinin veya arkadaşlarının v.s. faydasız rabıtasıyla meşgul olmaya başlıyor. Ya da her rekat ve secdede bunların hepsini birden düşünüp, kimin huzurunda olduğunu unutuyor ve O’ndan utanmıyor. Kendini de unutuyor ve ne dediğini bilmeyen namazdan çıkıyor. Bunu kimse inkar etmesin. Senin de bunu inkar edeceğini zannetmiyorum.

2-    İkinci sorunuza gelince

Ma’lumdur ki bir şeyi göz önüne getirmenin sebebi, ona kalbini bağlamaktır. Bu tasavvuf (ilminin) ehli, kalbi bağlamakla beraber sevdiklerinin suretini göz önüne getirmeye de gayret gösteriyorlar. Zaten bu, ancak zorlamakla oluyor. Çünkü onlar, devamlı rabıta sebebiyle, kalblerinden  ma siva (Allah ‘dan başkası)nın çıkması için uğraşıyorlar. İbadet vakitlerinin dışında devamlı rabıtayla meşgul oluyorlar. Ma sivayı yok etmekle uğraşan kişi, göz önüne boş yere hiç kimseyi getirmez, illa ki kalbini bağlayarak ve nefsini buna zorlayarak getirir. Ta ki zikrettiğimiz faydalara nail olabilsin.

Rabıta sebebinin kalbi bağlamak olduğuna sen de şehadet ediyorsun. Kimse şehadetini gizlemesin. Çünkü insan maksadının yerine gelmesi için özen gösteriyor ( istiyor ki, işleri iyi olsun v.s.). Ve namaz için tekbir alır almaz da bütün bunlar gözünün önüne geliyor ve onun kıblesi haline geliyor. Kalbi  onlara bağlı olduğu için, bu işler onu istila ettiği ve kalbinden nakşettiği için, diğer şeyleri unutuyor. Bütün bu istenilmeyen (hoş görülmeyen) işler o münkire hem de namaz anında caiz oluyor da, istenilen işleri bizim ibadet haricinden yapmamız bile haram mı oluyor!? Onlar haklı da biz haksız mı olduk!? İnsaf bu mudur!? Bu insaf değil, düşmanlık ve muhalefettir.

3-    “Bunun caiz olduğunu nereden biliyorsunuz?” diyorsunuz.

Eşyada  (her şeyde) aslolan ibahat ve helal olmaktır. Şeri’atın yasaklama getirmediği ve haramlık karışmamış her şey mübahtır ve onu yapmak caizdir. Buna göre insanın hareketleri ve mübah olan şeyleri düşünmeleri caizdir. Şayet bir menduba ulaştıran bir düşünceyse, o da bi’l-vasita (vasita alması sebebiyle) mendubdur. Demek ki rabıta yapmak, asıl i’tibariyle mübahdir. Menduba  ulaştırdığı için bi’l-vasıta mendubdur.

4- Matlüb  olan şeylerin hasıl olup olmadığını senin bilmemen, bizi inkar edip, bilgisizce i’tiraz etmeni caiz kılmaz. Senin bilmemen, bizim maksuda erişmemize ma’ni teşkil etmediği gibi, bu cehaletin, bize karşı i’tirazı  da caiz kılmaz.

5-  Sayısı tevatür derecesine ulaşmış bir topluluk, bir ameli işlese, hepsi de o amelin faydasını isbat etse ve menfaatlerini görse ve bu topluluk ilim ve fazilet de insanların gözbebekleri olsa, yalan üzerinde birleşmeleri imkansız olan bu topluluğu cahilce yalanlamak acaba kimseye caiz olur mu?

6- Ma’lumdur ki biz, yeni bir şey çıkartmıyoruz. Ancak bizden önceki, ilmiyle alim olan, dört mezhebin büyük alimlerini taktid ediyoruz. Zira rabıta ve keyfiyetleri hakkında yazdıklarını görüyoruz. Hatta  yeminle söylüyorum ki, benim tarikat da ki  bütün hareket ve sekenatım, ehl-i Sünnet imamlarını yapmış olduğu hakaretlerdir. Zira bizim yapmış olduğumuz hususi ameller, onların kitaplarında fazlası ile mevcuttur.  O halde biz Gazali, Nevevi Kadi Zekeriyya, İbn-i Hacer, Şa’rani, Allame İbn-i  Abidin ve Allame Abdü’l-Gani Nablusı gibi dinimizin ilmi ile amil olan büyük alimlerine tabi olmuşken, bize yapılan inkarın sebebi nedir? Sen  bu inkarının büyük alim ve evliyalara da yönelmediğini mi zannediyorsun? Vahid ve Kahhar olan Allah ile muharebe etmekten korkmuyor musun? Zira Cenab-ı Mevla (c.c.) bir Hadisi Kudside, Rasulü’nün lisanı ile buyurmuştur ki:

“ Kim benim bir dostuma düşmanlık yaparsa, ben onu harp ilan etmişimdir.”                        

                                                     ( Mesabihu’s-Sünne, 1621)

Ey kardeşlerim! İnkarın sebebi ya cehalettir ki, inkarın çoğu da bundandır. Ya da ilmiyle amel etmemektir ki inkar eden alimlerin çoğu bu kısım alimlerdir.

Ey kardeşlerim! Eğer cahil isen, bilmediğin şeyin peşine düşme. Yoksa zulüm yaparsın. “ Şu helaldir, bu haramdır” deme. Yoksa Allah ‘ın indirdiğinin dışında hükmedersin.

Şayet alim isen ey kardeşim, ilminle amel et; heva peşinde koşma. Yoksa Allah ‘ın yolundan saparsın.

Allah (c.c.) cümlemizi ıslah etsin.