Rabıtanın Mahiyeti

Allah (c.c.) cümlemizi sa’id (cennetlik) eylesin. Evvela şunu bilmek lazımdır:

Lügatta Rabıta:  Rabata   –   Yerbutu (   arapça   ) kökünden ism-i fail olup, bir çok ma’nada kullanılır. Bu ma’nalarda biri de; “iki şeyi birbirine bağlayan alaka”  ma’nasıdır.

Tasavvuf ehli ıstılahında ise rabıta:

“Müridin, şeyhinin suretini tasavvur etmesi, onu hayaline getirmesi ve muhabbet ve hürmet kasdıyla (ibadet kasdıyla değil!..) kalbini ona bağlaması”ndan ibarettir.

Büyük üstad  Şeyh Fethullah Vekanisi (k.s.), Adab Risalesi’nde şöyle buyurmuştur:

“Rabıta, hakikat i’tibariyle; Üstadının sırf onun rızasını bilmekle –hiçbir riyazet veya sıkıntı olmadan, cezbe ve tam bir muhabbet yoluyla- nefsinin şehevatını tamamen terk etmesi mümkün olacak derecede müridin kalbini üstadına bağlaması demektir.

       Bundan anlaşılıyor ki, rabıta, aslında kemal makamına ulaşmış bir mürşide olan samimi bir muhabbettir. Ta ki, bu muhabbet sebebiyle mürid, nefs-i emmarenin şehvet ve hastalıklarından kurtulabilsin… Çünkü seven, sevdiğine itaat eder. Müridin, mürşidine olan halis muhabbetinden ötürü, kolaylıkla, hiçbir riyazet ve meşakkat çekmeden ve çok kısa bir zamanda, onun bütün emir ve yasaklarına boyun eğeceği hususunda şüphe yoktur. İdraki en kasır olanlar dahi, bunu idrak edebilirler.

Yine anlaşılıyor ki, rabıta, maksudun lizatihi (asıl maksud) değil, bilakis, Allah’ın dışındaki her şeyi unutup, O’ndan (c.c.) fani olmak için bir vesiledir.

Mevlana Halid  Zü’l-Cenahayn (k.s.) İstanbul’daki  halifelarine yazmış olduğu bir mektubunda şöyle beyan etmektedir:

“Rabıta, müridin, fena fillah olmuş kamil mürşidinin ruhaniyyetinden istimdad istemesinden ve onun suretini çok hatırda tutmasından ibaretdir. Ta ki, böylece edebine dikkat edebilsin, huzurunda nasıl şeyhinden feyz alıyorsa, gıyabında da alabilsin, kalbine huzur ve nur tam olarak gelebilsin ve  o rabıta sebebiyle alçak ve çirkin işlerden geri durabilsin…”

       Seyyid İbrahim Fasih (k.s.) “Mecdü’t-Talit” adlı kitabında şöyle diyor:

“Rabıta, şuhud makamına ulaşmış olan şeyhe kalbi bağlamaktır. Şeyh oluk gibidir. Feyz, onunla rabıta yapan müridin kalbine akar. Şayet rabıtada bir gevşeklik oluyorsa, şeyhin suretini hayalinde tutmalıdır. Çünkü mürşidin suretini hayalde tutmakla, şeyhin vasıf ve halleri müride geçer. Şeyhte fani olmak, Allah’da (c.c.) fani olmanın öncüsüdür.

       Şayet şeyhin sureti hayalde hazır haldeyken bir sekr (ma’nevi sarhoşluk) ve kendini kaybetme hali hasıl olursa, artık şeyhin suretini terk eder ve o hale yönelir.( Çünkü rabıta o hal için vasıtadır. Maksat hasıl olunca, vasıtaya gerek yoktur).”

       Rivayet olunur ki, şeyhlerimizin şeyhi Şah-ı Nakşibendi’nin (k.s.) müridlerindemrabıta ile meşgulken ve şeyhin suretine teveccüh etmişken, gaybet (kendini kaybetme ve fana) haliyle karşılaştı. Fakat  bu hale iltifat etmeyerek şeyhine rabıtaya devam etti. Buna vakıf olan Şah-ı Nakşibendi (k.s.)

“Beni bırak. Gabya (fena) ile meşgul ol. Çünkü Allah’dan (c.c.) başka her şeyin zihinden silindiği fena zamanı, vusul ve şuhud (ulaşma ve kalp gözüyle Allah’ın nurunu görme) zamanıdır” buyurmuştur.

(Mecdü’t Talid)

Şu iyi bilinmelidir ki, mürşid, Allah’a ulaşmış ve mümkün olduğu kadar Rasulullah’ın (s.a.v.) sünnetine tabi olan kamil bir zat olmadıkça, rabıta, müride bir fayda vermez. Çünkü nakıs (kamil olmayan) kişiye yapılan rabıta fayda  değil, zarar verir. Mürşid daha kendi nefsini ıslah edememişken başkasını nasıl ıslah edebilir? Sünnet-i Seniyye ile kendisi amel  etmezken, ona rabıta yapanı nasıl amel ettirebilir?